29 Aralık 2008 Pazartesi

"Devrim Eskişehir" Belgesel Gösterimi



1997 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi 4. sınıf öğrencilerinden Görkem KİRİŞ, Didem YILMAZ, Funda ERZURUM ve Fulten ERSUN büyük cesaret öyküsünün belgeselini çekti.

Devrim Eskişehir”, 19’u mühendis 23 teknik adamın büyük cüreti ve iddiası ile olmaz denileni olur kılabileceklerinin öyküsü. “Devrim Eskişehir”, aynı zamanda ülkemizin bağımlılık zincirlerini en somut şekliyle gözler önüne seren bir belgesel.

97 yılı yapımı olan ve 4 öğrencinin bitirme tezi olarak hazırlanan ancak hazırlandıktan sonra bir çok ödüller alan belgesel, unutulduğu tozlu raflardan çıkarıldı ve “Devrim” arabasını yaratanlarla, mühendis, mimar ve emekçilerle buluştu.

24 Aralık 2008 Çarşamba günü saat 19.30’da İvme Dergisi bürosunda “Devrim Eskişehir” belgeselinin gösterimi yapıldı. İvme Yayın Kurulu üyesi Mustafa Aral tarafından yapılan açılış konuşmasının ardından “Devrim Eskişehir” belgeselinin gösterimine geçildi. Belgeselde, 4 ayda bitirilen ve Türkiye mühendislik tarihi açısından gerçekten bir devrim anlamına gelen “Devrim” otomobili başarısı ve bu başarıya rağmen emperyalistler ve yerli işbirlikçileri eliyle ülkemizin bu ağır sanayi hamlesinin nasıl engellendiği çarpıcı bir şekilde ortaya konuyordu. Gösterimin ardından Mustafa Aral, Devrim otomobilinin 61 yılında engellenmesinin ardından inanılmaz bir hızla, birçok uluslar arası otomobil tekelinin ülkemize hücumunu çarpıcı verilerle ortaya koydu.

Ardından söz alan otomobilin hayatta kalan son mühendislerinden Yüksek Makina Mühendisi Kemalettin Vardar söz aldı. Vardar konuşmasında Devrim otomobiline ilişkin birçok bilinmeyen noktaya açıklık getirdi. Emperyalist ülkelerin bizim gibi ülke halklarında “yabancı hayranlığı” yarattığını ve bunun beraberinde de ülkemiz mühendislerinde ciddi bir “kendine güvensizlik” oluştuğunu, ülkemiz mühendislerinin kendine ve alt kadrolarına güvenmeleri ve iddialarını gerçekçi bir şekilde ortaya koydukları taktirde “yapılamaz” denilenleri yapabileceklerini, Devrim otomobilinin de bunun en somut kanıtı olduğunu ortaya koydu. 76 yaşındaki Vardar’ın, genç mühendislere vasiyeti de yine kendine güvenmeleri ve üretim yapmaları, ülke üretimine katkıda bulunmaları yönünde oldu.

İvme Kültür ve Sanat Komisyonu’nun düzenlediği ve oldukça coşkulu geçen etkinlikte 45 mühendis-mimar yer alırken tüm katılımcılar Kemalettin Vardar’a ülkemiz mühendisliğine katkılarından ve deneyimlerini kendileriyle paylaştığı için teşekkürlerini iletti. Bizler de biz kez daha buradan Kemalettin Vardar’a saygılarımızı, teşekkürlerimizi iletiyoruz.

13 Aralık 2008 Cumartesi

İkinci Plaza Eylemine Çağrı


Küresel sermaye dünyanın dört bir köşesinde, her sektörde, "kâr, daha fazla kâr" için çalışanların haklarına ve en insani taleplerine saldırmaktadır.

İşimizi kaybetme korkusu, bireysel önceliklerimiz vb. sebeblerle çoğu zaman bu sömürüye sessiz kalmayı tercih ediyoruz.

IBM çalışanlarının bu uğurda yaktığı ışık, sektörümüz ve tüm beyaz yakalı çalışanlarda örgütlenme bilincini oluşturacak, ülkemiz ve gelecek
nesiller için güvenli çalışma ortamının yerleştirmesini sağlayacaktır.

Hepinizi bu onurlu insan ve ülke mücadelesinde kendimiz için, arkadaşlarımız için, çocuklarımız için ve ülkemiz için dayanışmaya bekliyoruz.


İkinci Plaza Eylemi:
17 Aralık 2008, Çarşamba, Saat:12:30
Yapı Kredi Plaza, B Blok Kapısı, Levent

İkinci Eylem Konusu:
AKBANK, ÇALIŞAN KATLİAMINI DURDUR
IBM, SENDİKA TEMSİLCİLERİNE SAYGISIZLIĞI ORTADAN KALDIR

İzmir-Kırıklar F tipi Hapishanesi'nden Gelen bir İşkence Anlatımı


Merhaba,

Bir bayrama daha giriyoruz. İşsizliğin günden güne arttığı, insanların aylardır evlerine para götüremediği şu dönemde kurban bayramına giriyoruz. Bu düzende halk mı kurban, yoksa hayvanlar mı kurbanlık?

Aşağıda okuyacağınız anlatım halkının kurbanlık olduğunu kabul etmeyen ve ona karşı mücadele eden devrimci bir gencin hapishanelerden gelen işkence çığlığı. Bu genç, 9 Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi 3 sınıfta öğrenci iken Haziran 2007’de polisin komplosu ile yine kendi gibi Ege Üniversitesi İktisat Fakultesin’de öğrenci olan İleri Kızılaltun ile birlikte tutuklandı. Bütün komplo bozulduğu halde hala tutuklular.

. Engin Çeber’in işkence ile katledilmesinin üzerinden fazla zaman geçmeden, Adalet Bakanının Engin için özür dileyip olayı “münferit” gösterirken, İzmir-Kırıklar F Tipi hapishanesinden İleri, Burak, Fehmi Çapan’a yapılan işkence haberleri geldi. Aşağıdaki anlatım tecrit koşullarına direnenlere duyulan düşmanlığı, işkenceye, katliamlara, demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesine sessiz kalıp, izleyici kaldıkça Hitler zihniyetlilerin pervasızlığını gösteriyor. Okurken bir kez daha vicdanlarımızı sarsalım ve düşünelim…

Burak Demirci’nin Anlatımı:

Hapishaneden hastaneye sevklerimiz sırasında yaşadığımız sorunlar artarak sürüyor.

Henüz Kızılaltun ve Fehmi Çapan’ın 3 Kasım’da hastane sevki sırasında gördüğü işkence sonucu oluşan yaraları iyileşmemişken hastane sevkinden sorumlu aynı jandarma görevlileri canımıza kast ederek işkence yapmaya devam ediyor.

Yaklaşık 3 ay önce guatr şüphesiyle hastaneye sevk edildim ancak jandarmanın tavrı nedeniyle teşhis ve tedavi gerçekleşmediği gibi jandarmanın saldırısına maruz kaldım.

20 Ekim 2008 Pazartesi günü sevkim çıktığı halde hastaneye gitmekteyken ring hücresindeki kameranın görüntü almasını engellediğim gerekçesi ile jandarmanın saldırısına uğradım. Hastaneye giden ring aracı yarıyoldan döndürüldü. Normal şartlarda tutanak tutulup hastaneye gidilmesi gerekirken hapishaneye döndük. Ben derdimi anlamaya fırsat bulamadan küçücük ring hücresine iki astsubay en önde olmak üzere doldular. Elleri kelepçeli ve hasta insan o koşullar da neye nasıl karşı koyabilir ki? Ama amaç apaçık işkence yapmak olunca ve tedavimin engellenmesi olunca görevli jandarmalar h uygulamaya başvuruyor. Hücreye doluştular, ben tedavi olmak istediğimi söylesem de biri hemen koltuğumun altından tuttu diğer eliyle de omzumdan aşağı doğru bastırdı. Diğeri de (astsubay) ayağı ile ayak bileklerime bastı, askerler tekme attı. Karga tulumba hücreden çıkarılıp hapishaneye, gardiyanlara teslim edildim. Hakaret edip, küfür edip, dalga geçip beni bıraktılar ve çekip gittiler. Bu ilk saldırı idi ve 20 Ekim 2008 Pazartesi günü gerçekleşti. Suç duyurusunda bulundum, sorumluların görevden alınmasını istediysem de görevlerine devam ettiler ve aradan iki hafta geçmişken arkadaşım İleri Kızılaltun ve Fehmi Çapan 3 Kasım 2008 günü hastane sevki sırasında muhtemel ki aynı jandarmaların saldırılarına defalarca maruz kaldılar. Ringde başlayıp, hapishaneye kadar dakikalarca, saatlerce süren bir saldırıya, planlı bir işkenceye maruz kaldılar. Benzerini benim de yaşadığım ağza bir şey tıkayıp hastane içinde işkence yapma, saldırma pratiğini benden önce jandarma görevlileri arkadaşım İleri Kızılaltun’a uyguladılar. Bu uygulamayı yaygınlaştırması işkenceyi de sistemleştirmesi anlamına geliyor. Zira hasta bir insana hastanede işkence yapıp bir de “sesini kesmek için” ağzına çaput, sargı bezi rulosu tıkamak insanlıktan nasip almamış işkencecilerin başvuracağı bir yöntem olabilir ancak.3 Kasım 2008 günkü sevk sırasında İleri Kızılaltun ve Fehmi Çapan hastanelik oluncaya kadar dövülmüş defalarca jandarmanın işkencesine maruz kalmıştır. Peşpeşe yaşanan bu olaylardan sorumlu olan personel hala görevinden uzaklaştırılıp tutuklanmadığı için aşağıda ayrıntısını anlatacağım, cana kast eden işkenceye maruz kaldım.

28 Kasım Cuma günü önceden randevum olduğu halde guatr şüphesinin değerlendirilip

teşhis konulabilmesi için ultrason çektirmek üzere hücreden alındım. Normal kontrol ve aramalardan geçtikten sonra c.evi personeli beni görevli jandarmaya teslim etti. Daha oraya gelmeden 1–2 dk önce defalarca aramalardan geçerken aramayı engellemeyen hırka oradaki jandarmanın arama yapmasını nasıl engelleyebilir ki. Hırkamı çıkarmamı istediler, bense hırkamın hiçbir cebinin olmadığını, astarının olmadığını, kazaktan farksız olduğunu aramaya engel teşkil etmediğini, aynı hırkayla defalarca aramadan geçtiğimi, o halde aramamı yapabileceğini söyledim. Ancak oradaki görevli astsubay beni dinleyebilecek ve anlayabilecek psikolojide değildi. Sorun çözmek için değil sorun yaratmak, hastane sevkini engellemek için orada olduğu ve bilinçli-planlı olarak böyle agresif, kışkırtıcı davrandığı belliydi. Hemen beni dinlemeden, olurunu düşünmeden, talebimi sağlıklı bir değerlendirmeden geçirmeden bağırıp çağırmaya başladı. Beni psikolojik olarak ezmeye, dayatmalarını böylece kabul ettirmeye çalıştı ama ben dayattığı uygulamanın yasal olmadığını, hırkanın aramaya engel olmadığını, kazaktan farksız olduğunu, mont ve ya daha kalın bir şey giydiğimizde zaten kendimizin çıkarıp arattığını, aramaya engel olmak istemediğimi anlatmaya çalıştım. Beni anlayacak daha doğrusu dinleyecek biri olmadığından daha rütbeli ve sorumlu bir asker ile görüşüp sorunun çözülmesini istediğimi bildirdiysem de görevli astsubayın bir talebi dinleyip hakverip sorun çözecek bir durumu yok. Her işini tehdit, gözdağı ile çözmeye çalıştığı belliydi. Ki bu yaptığı psikolojik işkencedir ve onunla karşı karşıya gelen her tutukluya uyguladığı bir işkence şeklidir. Görevli astsubaylar benim tedavimi engellemeyi bilinçli olarak planladıklarından kazak-hırka meselesinden hemen saldırgan tavırlar sergilemeye başladılar.”Gidiyorsan soyunursun, gitmiyorsan burada kalırsın” a getirildi durum. Daha sonrada en önde astsubayın kendisi olmak üzere bütün askerler odaya doldu. Astsubay dışarı çıkarmak için sol kolumdan çekmeye başladı. Diğer astsubay da öbür kolumdan… Kolumu tutan ayaklarından tutun diye bağırarak saldırıyı da yönetiyordu. O halde beni yere yatırdılar ve bir diğeri hayalarıma bastı. Sonra beni kaldırıp odadan dışarı attılar. Sol dizim, ayak bileklerim yere vuruldu, üzerlerine basıldı. Hakaret ve küfür edildi. Ortamı geren, agresif ve saldırgan davranan, sorunu çözebilecekken hep işi çözümsüzlüğe götürüp işkenceye kılıf hazırlayan ve işkenceyi bizzat yapan, tedavimizi engelleyen astsubay her zaman aynı tavrı sergileyen kişidir ve bunu artık davranış şekli haline getirmiştir. O görevde olduğu sürece tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği tehlikededir. 20 Ekim 2008’de bana işkence yapan, tedavimi engelleyen, saldırıyı yöneten, örgütleyen de aynı astsubaydır, aşağıda anlatacağım işkencelerden de en başta bizzat kendisi sorumludur. Bize yönelik defalarca saldırı örgütledi. .. öyle bir psikolojiye soktu ki onun yüzü bir an bile gözümün önünden gitmiyor. Hastane sevki sırasında hastanelik olup geri gelmek bu psikolojiye sokmaya başladı.

Oradaki jandarma saldırısı sonrası yere yatırıldım ayak bileklerime basılıp yerde tekmelendim, sonra da hapishane personeline teslim edildim. Beni bırakan jandarmalar hapishaneden ayrıldılar. Sorunun çözümü için hapishanede görevli II. müdür ile görüştüm. Durumu anlattım, hastaneye gidip tedavi olmak istediğimi anlattım. II. Müdür beni tekrardan hastaneye göndermeye çalışacağını söyledi ve yaklaşık bir saat sonra saat 11:20 gibi hastaneye götürülmek üzere aynı jandarma görevlilerince aramaya alındım. Bu kez aynı hırka aramayı engellemedi ve kelepçelenip hastaneye gitmek üzere ringe bindirildim.

Samet isimli 1 No’lu F Tipi Hapishane’de hükümlü bir arkadaş da ultrason çekimi için gelmişti; onunla beraber ultrason çekimimiz yapılmak üzere Yeşilyurt Hastanesi 3. kattaki ultrason çekim bölümüne getirildik. Samet’in mide çekimi erken bitti ve onu bir grup jandarma tekrar nezarete indirdi. Benim tiroit çekimi yapılacağından bölüme girişte hemen girişte sağ taraftaki kabine kaydım yapıldı. Ancak orada iş yoğun olduğundan orada görevli doktor o kabin ile ayanı sıradaki cam kenarındaki boş kabine gelip benim ultrason çekimimi yapmak üzere geldi. Ben ve yanımda sabah bana hırka meselesinden kaynaklı işkence yapan astsubay ve birkaç asker olduğu halde kabine girdik. Kabin dediysem buralar perde ile birbirinden ayrılmış yerlerdir. Paravan bile değil sadece birebir perde ile ayrılmıştır.

Doktor hanımdan orayı tedaviye uygun hale getirmesini, bana sabah işkence yapmış olan jandarmaların en azından perdenin arkasından yani iki adım geride durmasının orayı tedavi için uygun hale getirebileceğini, bunun güvenlik açısından hiçbir sakınca doğurmayacağını anlatmaya çalıştım. İnsanın kendine işkence yapan birinin önünde tedavi olamayacağı gayet nettir. Bu talep de en insanı taleptir. Kaldı ki istediğim de görevli askerin çok uzağa gitmesi değil iki adım öteye perdenin ötesine geçmesidir. Benimle ilgilenmeden kestirip atan, sorunu çözecek yere jandarmayla işbirliği yaparak böyle planlı bir saldırıyı örgütleyen orta boylu esmer, genç bir doktor ( veya pratisyen) idi. Talebimin gayet insanı olduğunu doktora anlatmaya çalıştıysam da, benim tedavi hakkımı en önce onun savunması gerektiğini anlatmaya çalıştıysam da doktor saldırının planlı olduğunu ele verircesine böylesi insanı bir talebi dinlemekten bile kaçtı. Görevli jandarmayı perdenin ardına gönderip ortamın tedaviye ve muayeneye uygun hale getirmektense hastane özel güvenliğini çağırıp beni dışarı attırmak ile tehdit etti başka doktor talep etme hakkım olmasına rağmen beni dinlemedi, talebimi gerekli yerlere iletmedi kabinden çıkarak oradan kaçtı ve askere: “ buna işkence yapabilirsiniz” demiş oldu. Gördüğüm işkenceden işkence yapan kadar işkenceye davetiye çıkaran o kadın doktor ve benim muayene, tedavi hakkımı savunmaktansa beni tehdit….den, kışkırtıcılık yapıp jandarmaları işkenceye teşvik eden bir ikinci bayan doktor da sorumludur. Bu ikinci bayan doktor diğerinden daha boylu saçları sarı, röfleli ( uzun sayılabilecek) ve öncekinden biraz daha yaşlı idi. 28-30 yaşlarındaydı. Benim tedavimden sorumlu olansa 2.... 25 yaşlarında siyah saçlı orta boylu idi.

Her ikisi de beni dinlemektense bizzat askeri provoke etmiş, kışkırtmış, saldırıya zemin hazırlamıştır, işkenceye ortak olmuştur. Bu iki doktor da görev ahlakını, etiğini rezil edilmiştir. Böyle doktorluk mesleğine ihanet edenlerin, işkenceye ortak olanların görevlerini bir an bile tutulmaması derhal açığa alınmaları gerekmektedir.

Ben doktorlara anlattığım kadar askerlere de personel ardında durmaları gerektiğini, tedavinin ancak öyle bir ortamda olabileceğini anlatmaya çalıştım. Ama doktor da kabini terk edince en önde baştan beri anlattığım ve daha öncede şikayetçi olduğum astsubay olmak üzere beni köşeye sıkıştırdılar. Astsubay yine bağırıp çağırmaya hakaret etmeye başladılar. Ben onlara da tedavi olmak istediğimi iki adım uzakta durmalarının güvenliği zaafiyete düşürmeyeceğini anlatmaya çalıştıysam da onlar yine dinlemediler ve en önde saldırgan ve işkenceyi yöneten astsubay direktifi ile askerler bana saldırdı. Kollarımdan tutup, ayak bileklerime bastırdılar. Sağ ayak bileğimin dışı orada yaralandı ve aynı ayağın topuğu ezildi. Bir tanesi botuyla boynuma, diğeri bir diğeri de göğsüme bastırdı. Astsubayın direktifiyle şişman boyluca esmer bir er benim hırkamı ağzıma ve burnuma bastırarak nefes almamı engelledi. Hepsi birden üzerime çullandı. Ben kafamı korumaya çalıştım ama soluğum da kesilmişti. Kaburgalarıma tekme attılar. Bu arada hala soluksuzum ve neredeyse can vermek üzereyim nefessizlikten. Nefes almak için çırpınıyorum. Ben çırpınırken onlar da beni kelepçelemeye çalışıyorlar ama bir asker nefes almamı engelliyor. Son çırpınış ile o an ağzımı o hırkadan kurtaramamış olsaydım boğulup ölmüş olabilirdim. Hapishanede işkence ile öldürülen Engin Çeber’den sonra bir kez de hastanede işkence ile ölüme tanıklık edecekti tüm kamuoyu. Orada ölümden bir solukluk nefes ile kurtulmuş olsam da işkence orada son bulmadı. Burnu… açık halde ağzıma bir sicim veya ip veya çaput gibi bir şey çekildi, arkadan bir asker atın dizginine asılıyor gibi asılıyordu ona. Ellerim kelepçeli, ağzımda çaput olduğu halde yüzüstü yatırıldım ama hala o muayenehanedeyiz ve bu yaşananlara başta memur ( Hapishanede) Hüseyin olmak üzere orada görevli bir kadın ile ( sanırım stajer idi) doktorlar ve hastalar da şahit olmuştur. Saat öğleden sonra 13:00-14:00 arası idi ve kayıtlardan tanıklık yapabilecekler bulunabilir. Yüzüstü ağzımda çaput olduğu halde burnumda tıkalı olduğundan nefes alamıyordum. Yine can havliyle soluk alabilmek için ağzımdaki çaputu şu an nasıl yaptığımı bilemediğim şekilde ağzımdan çekip boynuma düşürdüm . bir soluk nefes aldım ama arkamdaki asker boynuma düşen çaputa iki uzundan asılmaya devam etti. Üstüne ağzıma yeniden ve ek olarak bir çaput daha çekildi. Ağzımdan çaputun boynuma düşmesinden işkenceyi yöneten astsubay resmen paniğe kapıldı ve derhal yeni bir çaput buldurdu, tabii cebinde hazırda gezdirmiyorsa. Ben onun talimatlarını duyabiliyordum.

Yani iki ayrı çaput (ağzımda ve boynumda) arkadan çekili halde, kollardan ve bacaklardan tutularak karga-tulumba tekme-tokat dövülerek hastanenin 3. katında o muayenehaneden götürülmeye başlandım. Küfürler, hakaretler eşliğinde ağzımda ve boynumda iyice sıkılmış ve her an gerdirilen birer çaput, eller önden kelepçeli, kollardan bacaklardan tutulmuş halde indim. Bu insanlık dışı işkence bu kadarla da kalmadı. Boynumu sıkan çaput beyne kan geçmesini engellediğinden bir ara bayıldım ve öldüm sanmış olacaktılar ki o an beni hastane ortasında yere bırakıp tekrar kendime gelmemi beklediler. Elbette bekleme sırasında da her birinin ayakları üzerimde, “kendime getirmek için” vurmak ve ezmek ile meşgullerdi. Çaputlar gevşeyince beynime biraz kan gidip soluk alabilince çaputlar yine gerildi, karga tulumba bu insanlık dışı muamele ile asansöre kadar geldik. Asansörün içinde de beni yere yatırıp, köşeye sıkıştırıp üzerime bastılar. Kafam yerde iken biri botunun topuğu ile ense kısmından boynuma bastırdı. Alnımdaki çizikler orada oldu. Bir diğeri de ellerim kelepçeli olmasına rağmen iki elimin arasına bot ile bastı ve kelepçe iyice oturdu. Burada karnıma, kaburgalarıma tekmeler atıldı. Dizime, ayak bileğime basıldı (sağ). Küfür edildi, hakaret edildi. Kelepçeler bileklerime iyice oturdu ve ben ellerimi kullanamıyordum. Bu durumda kime ne kadar mukavemet edilebilirdi ki; bir de asansörde hasta bir insanı ayaklar altında çiğneyerek hangi güvenlik zafiyetine tadbir olarak bunca işkence yapılmaktadır?

Tüm yaşananlar saldırının bilinçli bir şekilde planlanarak yapıldığını gösteriyor, bizzat bunları yapan iki-üç astsubay ve onların yönlendirdiği erlerdir. Agresif, konuşmayı bile sakince dinleyemeyen astsubay en önden işkenceye girişen ile, vuran, çaputları ağza- boyna çekme talimatını veren, bizzat işkenceyi uygulayan, yönlendirendir. İşkenceyi örgütleyen, beni boğarak öldürmeye çalışan veya o psikolojiye sokmaya çalışandır.

Saldırının devamında asansörden inince de asansörden karşı binadaki mahkum nezaretlerine kadar olan kısma dövülerek, yerlerde sürüklenerek getirildim. Döve döve nezarethaneye atıldım. İnsan içinden çıkmış olmamızdan olacak askerin ağzı nezarethanede daha da bozuldu. Küfürler ve hakaretlerle psikolojik işkence sürerken nezarette bile bileklerimi iyice oturmuş kelepçe çözülmeyerek fiziki işkence de sürdü. Daha önceki hasta sevkim sırasında nezarethane duvarında yazan talimatnameden okuduğuma göre nezaretteki tutuklunun, hükümlünün kelepçesi hemen çözülmesi gerekirken orada da kelepçe çözülmedi. Defalarca çözün dememe rağmen işkenceci astsubaylar benimle dalga geçti, ağza alınmayacak küfürler ettiler. “ seni hem döver hem de böyle saatlerce tutarız” diye tehdit ettiler. Fiziki işkence onur kırıcı psikolojik işkence ve hakaretler, küfürler ve tehditlerle sürdü. Orada kelepçe bileklerime oturmuş halde dakikalarca tutuldum. Bilekler o kadar kötüydü ki ellerimi hiç kullanamıyordum. üstümü başımı toparlayamıyor, ayakkabılarımı bile giyemiyordum. Bir süre sonra ( 10- 15 dakika kadar) beni yine döverek karga tulumba ring aracına götürdüler. Ben tedavi olmak istediğimi orada da söylesem de beni dinlemediler. Yola çıktık ve 1 No’lu F Tipi Hapishane’ye getirildim. Kapıda ringden inmem istendiyse de ben hastaneye geri dönmek istediğimi üç aydır guatr teşhisinin konması için hastaneye gittiğimi ve her defasında saldırıya uğradığımı bu yüzden tedavimin ve teşhisin olmadığını, polikliniklerin kapanmasından önce hastaneye gitmem gerektiğini keza ona da sadece 2 saat kaldığımı söylememe rağmen; işkence gördüğümü, ciddi bir durumumun, iç kanama vs. olabileceğini anlatmaya çalıştıysam da öncekilerden daha farklı kıyafetli üç asker ile önceki işkence yapan ekipten bir asker bana o haldeyken ringde saldırdı ve karga tulumba ringden indirip mahkum kabulde yere atıp kelepçemi çözüp beni gardiyanlara bırakıp çekip gittiler.

Tüm bu saldırılar, işkenceler sonucu boğularak ölmekten kurtulduysam da ağzımın içi, dudağım parçalanmış ve şişmiş, alnım çizikler, sıyrıklar içinde- sağ topuk üstüne basamıyorum- kürek kemiklerim, kaburgalarım ve leğen kemiklerimin ağrısı yoğun sürüyor. Bileklerime oturan kelepçeler sinirleri kesmiş durumda, şu satırları yazabilmem bile bu yüzden saatlerimi aldı. Bileklerimi kullanmakta zorlanıyorum, kemiklere kadar ağrıyor. Ağzımın parçalanmış, patlamış olmasından yemek yemek ve bir şeyler içmekte çok zorlanıyorum. Komple bir ağrı ve halsizlik de mevcut. Vücudumun çeşitli yerlerinde sıyrık çizik ve morluklar var.

Yaşadığım bu işkenceden sonra kurumunuzdan hukuki yardım talep ediyorum.

Bizler mahkemelere, savcılıklara, infaz hakimliklerine defalarca başvurmamıza rağmen bir sonuç alamadık. Aynı jandarmaların defalarca saldırısına uğradık ve hala da aynı kişiler görevlerinin başındalar. Bu noktadan bakıldığında sorumluların cezalandırılması için kamuoyu baskısının önemi şüphe götürmezdir. Konuya tüm ayrıntılarıyla vakıfsınız ve biz sizlerden kamuoyuna da bu konuda bilgilendirmenizi, dilekçemin birer örneğini Adalet Bakanlığına, Meclis İnsan Hakları’nı İnceleme Komisyonu’na, gazetelere, köşe yazarlarına göndermenizi istiyoruz. Biliyoruz ki işkenceye karşı sesimizi yükseltmedikçe işkence son bulmayacak. Çalışmalarımızda büyük yerin hapishanede tecrite karşı sokaklarda, karakollarda, işkenceye infazlara karşı mücadele ile dolu olduğunu, her türlü hak gaspına karşı cansiperane koşturmaya çalıştığınızı biliyoruz.

Şahit olduğunuz üzere tehdit altında olmamız bir yana hastane sevklerinde, mahkeme yolculuklarında da bir çok kötü muamele ve işkenceye maruz kalıyoruz. Tecrit sonuçta en çok da hakkı gasp edilenin sesi kesilerek ağırlaştırılıyor.

Bu konudaki duyarlılığınız için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar, başarılar diliyoruz.

1 No’lu F Tipi CİK 1.12.2008

Şirinyer- İzmir

IBM Önünde Plaza Eylemlerinin İlki Gerçekleştirildi


Krizin bedelinin çalışanlara ödetilmesi artarak devam ediyor. Her geçen gün, büyük medyada fazlaca yer almasa da, işten atılmalar, sendikal örgütlenmeye karşı saldırılar, hak arama çalışmalarının şiddetle engellenmesi uygulamaları yaygınlaşıyor.

Çalışanlar ve üretenlerin, kriz bahane edilerek işsizlik, fazla mesai ve düşük ücretler gibi farklı şekillerde etkilenmeye başladığı bu günlerde emeğimize ve onurumuza sahip çıkmak, sendikalaşma önündeki tüm engellerin kaldırılması için sürekli ve düzenli eylemlere başlama isteği birçok kesimde ortaklaştı. Bu eylemlerin başlangıç yeri olarak da en son 3 sendika temsilcisinin işten atıldığı IBM Türk‘ün binasının önü seçildi.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Sekreterliği, EMO İstanbul Şubesi, Tez Koop-İş Sendikası‘nın başlattığı eylemlerin ilki 3 Aralık Çarşamba günü Saat: 12:00-12.30 arası IBM Türk‘ün 1. Levent‘teki binası önünde gerçekleştirildi. EMO İst. Şubesi üye ve yöneticilerinin, Tez Koop-İş üye ve yöneticilerinin yanında çeşitli demokratik kitle örgütü üyeleri emek dostlarının yer aldığı basın açıklamasında Tez Koop İş yöneticileri ve TMMOB İstanbul İKK Sekreteri Tores Dinçöz birer konuşma yaparak bu eylemlerin içeriğini ve her Çarşamba düzenli olarak tekrarlanacağını ilan ettiler. Tores Dinçöz, bütün mühendis ve mimarlar olarak her geçen gün giderek artan işten atılmalara, kriz bahanesiyle işyeri kapatmalara ve emeğin sömürüsünün artırılmasına karşı olduklarını, bu politikaların meslektaşlarını da vurmaya başladığını, meslek odaları olarak kapitalist krizin bedelinin çalışanlara ödetilmesine izin vermeyeceklerini belirterek, 22 Kasım‘da, 29 Kasım‘da ilan ettikleri eylemliliklerini ülkenin her yerine yayarak devam edeceklerini vurguladı.

Daha sonra söz alan IBM‘den atılan sendika temsilcisi Nedim Akay, IBM‘de sendikal örgütlenme çalışmalarına sadece kişisel çıkarlarını artırmak için değil, bilişim alanında ve beyaz yakalılar olarak tanımlanan kesim içinde, daha sonra ise tüm çalışanlar içinde sendikal örgütlenmenin gerekliliğine dikkat çekmek için giriştiklerini, işten atılmalarının beklenmedik bir şey olmadığını ancak ülkemiz ve çocuklarımızın geleceği için bu riski göze aldıklarını, işten atılmaktan dolayı pişman olmadıklarını, her türlü platformda mücadele etmeye devam edeceklerini ve sonuçta başarılı olacaklarına inançlarının tam olduğunu belirterek katkı ve destek veren herkese teşekkür etti.

Yaşasın Sendikal Örgütlenemez, IBM İşçisi Yalnız Değildir, İşten Atılanlar Geri Alınsın, Direne Direne Kazanacağız sloganlarının atıldığı basın açıklaması katılanların alkışlarıyla sona erdirildi ve gelecek hafta Çarşamba günü için yeniden buluşmak üzere IBM binası önü terk edildi.