29 Aralık 2008 Pazartesi

"Devrim Eskişehir" Belgesel Gösterimi



1997 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi 4. sınıf öğrencilerinden Görkem KİRİŞ, Didem YILMAZ, Funda ERZURUM ve Fulten ERSUN büyük cesaret öyküsünün belgeselini çekti.

Devrim Eskişehir”, 19’u mühendis 23 teknik adamın büyük cüreti ve iddiası ile olmaz denileni olur kılabileceklerinin öyküsü. “Devrim Eskişehir”, aynı zamanda ülkemizin bağımlılık zincirlerini en somut şekliyle gözler önüne seren bir belgesel.

97 yılı yapımı olan ve 4 öğrencinin bitirme tezi olarak hazırlanan ancak hazırlandıktan sonra bir çok ödüller alan belgesel, unutulduğu tozlu raflardan çıkarıldı ve “Devrim” arabasını yaratanlarla, mühendis, mimar ve emekçilerle buluştu.

24 Aralık 2008 Çarşamba günü saat 19.30’da İvme Dergisi bürosunda “Devrim Eskişehir” belgeselinin gösterimi yapıldı. İvme Yayın Kurulu üyesi Mustafa Aral tarafından yapılan açılış konuşmasının ardından “Devrim Eskişehir” belgeselinin gösterimine geçildi. Belgeselde, 4 ayda bitirilen ve Türkiye mühendislik tarihi açısından gerçekten bir devrim anlamına gelen “Devrim” otomobili başarısı ve bu başarıya rağmen emperyalistler ve yerli işbirlikçileri eliyle ülkemizin bu ağır sanayi hamlesinin nasıl engellendiği çarpıcı bir şekilde ortaya konuyordu. Gösterimin ardından Mustafa Aral, Devrim otomobilinin 61 yılında engellenmesinin ardından inanılmaz bir hızla, birçok uluslar arası otomobil tekelinin ülkemize hücumunu çarpıcı verilerle ortaya koydu.

Ardından söz alan otomobilin hayatta kalan son mühendislerinden Yüksek Makina Mühendisi Kemalettin Vardar söz aldı. Vardar konuşmasında Devrim otomobiline ilişkin birçok bilinmeyen noktaya açıklık getirdi. Emperyalist ülkelerin bizim gibi ülke halklarında “yabancı hayranlığı” yarattığını ve bunun beraberinde de ülkemiz mühendislerinde ciddi bir “kendine güvensizlik” oluştuğunu, ülkemiz mühendislerinin kendine ve alt kadrolarına güvenmeleri ve iddialarını gerçekçi bir şekilde ortaya koydukları taktirde “yapılamaz” denilenleri yapabileceklerini, Devrim otomobilinin de bunun en somut kanıtı olduğunu ortaya koydu. 76 yaşındaki Vardar’ın, genç mühendislere vasiyeti de yine kendine güvenmeleri ve üretim yapmaları, ülke üretimine katkıda bulunmaları yönünde oldu.

İvme Kültür ve Sanat Komisyonu’nun düzenlediği ve oldukça coşkulu geçen etkinlikte 45 mühendis-mimar yer alırken tüm katılımcılar Kemalettin Vardar’a ülkemiz mühendisliğine katkılarından ve deneyimlerini kendileriyle paylaştığı için teşekkürlerini iletti. Bizler de biz kez daha buradan Kemalettin Vardar’a saygılarımızı, teşekkürlerimizi iletiyoruz.

13 Aralık 2008 Cumartesi

İkinci Plaza Eylemine Çağrı


Küresel sermaye dünyanın dört bir köşesinde, her sektörde, "kâr, daha fazla kâr" için çalışanların haklarına ve en insani taleplerine saldırmaktadır.

İşimizi kaybetme korkusu, bireysel önceliklerimiz vb. sebeblerle çoğu zaman bu sömürüye sessiz kalmayı tercih ediyoruz.

IBM çalışanlarının bu uğurda yaktığı ışık, sektörümüz ve tüm beyaz yakalı çalışanlarda örgütlenme bilincini oluşturacak, ülkemiz ve gelecek
nesiller için güvenli çalışma ortamının yerleştirmesini sağlayacaktır.

Hepinizi bu onurlu insan ve ülke mücadelesinde kendimiz için, arkadaşlarımız için, çocuklarımız için ve ülkemiz için dayanışmaya bekliyoruz.


İkinci Plaza Eylemi:
17 Aralık 2008, Çarşamba, Saat:12:30
Yapı Kredi Plaza, B Blok Kapısı, Levent

İkinci Eylem Konusu:
AKBANK, ÇALIŞAN KATLİAMINI DURDUR
IBM, SENDİKA TEMSİLCİLERİNE SAYGISIZLIĞI ORTADAN KALDIR

İzmir-Kırıklar F tipi Hapishanesi'nden Gelen bir İşkence Anlatımı


Merhaba,

Bir bayrama daha giriyoruz. İşsizliğin günden güne arttığı, insanların aylardır evlerine para götüremediği şu dönemde kurban bayramına giriyoruz. Bu düzende halk mı kurban, yoksa hayvanlar mı kurbanlık?

Aşağıda okuyacağınız anlatım halkının kurbanlık olduğunu kabul etmeyen ve ona karşı mücadele eden devrimci bir gencin hapishanelerden gelen işkence çığlığı. Bu genç, 9 Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi 3 sınıfta öğrenci iken Haziran 2007’de polisin komplosu ile yine kendi gibi Ege Üniversitesi İktisat Fakultesin’de öğrenci olan İleri Kızılaltun ile birlikte tutuklandı. Bütün komplo bozulduğu halde hala tutuklular.

. Engin Çeber’in işkence ile katledilmesinin üzerinden fazla zaman geçmeden, Adalet Bakanının Engin için özür dileyip olayı “münferit” gösterirken, İzmir-Kırıklar F Tipi hapishanesinden İleri, Burak, Fehmi Çapan’a yapılan işkence haberleri geldi. Aşağıdaki anlatım tecrit koşullarına direnenlere duyulan düşmanlığı, işkenceye, katliamlara, demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesine sessiz kalıp, izleyici kaldıkça Hitler zihniyetlilerin pervasızlığını gösteriyor. Okurken bir kez daha vicdanlarımızı sarsalım ve düşünelim…

Burak Demirci’nin Anlatımı:

Hapishaneden hastaneye sevklerimiz sırasında yaşadığımız sorunlar artarak sürüyor.

Henüz Kızılaltun ve Fehmi Çapan’ın 3 Kasım’da hastane sevki sırasında gördüğü işkence sonucu oluşan yaraları iyileşmemişken hastane sevkinden sorumlu aynı jandarma görevlileri canımıza kast ederek işkence yapmaya devam ediyor.

Yaklaşık 3 ay önce guatr şüphesiyle hastaneye sevk edildim ancak jandarmanın tavrı nedeniyle teşhis ve tedavi gerçekleşmediği gibi jandarmanın saldırısına maruz kaldım.

20 Ekim 2008 Pazartesi günü sevkim çıktığı halde hastaneye gitmekteyken ring hücresindeki kameranın görüntü almasını engellediğim gerekçesi ile jandarmanın saldırısına uğradım. Hastaneye giden ring aracı yarıyoldan döndürüldü. Normal şartlarda tutanak tutulup hastaneye gidilmesi gerekirken hapishaneye döndük. Ben derdimi anlamaya fırsat bulamadan küçücük ring hücresine iki astsubay en önde olmak üzere doldular. Elleri kelepçeli ve hasta insan o koşullar da neye nasıl karşı koyabilir ki? Ama amaç apaçık işkence yapmak olunca ve tedavimin engellenmesi olunca görevli jandarmalar h uygulamaya başvuruyor. Hücreye doluştular, ben tedavi olmak istediğimi söylesem de biri hemen koltuğumun altından tuttu diğer eliyle de omzumdan aşağı doğru bastırdı. Diğeri de (astsubay) ayağı ile ayak bileklerime bastı, askerler tekme attı. Karga tulumba hücreden çıkarılıp hapishaneye, gardiyanlara teslim edildim. Hakaret edip, küfür edip, dalga geçip beni bıraktılar ve çekip gittiler. Bu ilk saldırı idi ve 20 Ekim 2008 Pazartesi günü gerçekleşti. Suç duyurusunda bulundum, sorumluların görevden alınmasını istediysem de görevlerine devam ettiler ve aradan iki hafta geçmişken arkadaşım İleri Kızılaltun ve Fehmi Çapan 3 Kasım 2008 günü hastane sevki sırasında muhtemel ki aynı jandarmaların saldırılarına defalarca maruz kaldılar. Ringde başlayıp, hapishaneye kadar dakikalarca, saatlerce süren bir saldırıya, planlı bir işkenceye maruz kaldılar. Benzerini benim de yaşadığım ağza bir şey tıkayıp hastane içinde işkence yapma, saldırma pratiğini benden önce jandarma görevlileri arkadaşım İleri Kızılaltun’a uyguladılar. Bu uygulamayı yaygınlaştırması işkenceyi de sistemleştirmesi anlamına geliyor. Zira hasta bir insana hastanede işkence yapıp bir de “sesini kesmek için” ağzına çaput, sargı bezi rulosu tıkamak insanlıktan nasip almamış işkencecilerin başvuracağı bir yöntem olabilir ancak.3 Kasım 2008 günkü sevk sırasında İleri Kızılaltun ve Fehmi Çapan hastanelik oluncaya kadar dövülmüş defalarca jandarmanın işkencesine maruz kalmıştır. Peşpeşe yaşanan bu olaylardan sorumlu olan personel hala görevinden uzaklaştırılıp tutuklanmadığı için aşağıda ayrıntısını anlatacağım, cana kast eden işkenceye maruz kaldım.

28 Kasım Cuma günü önceden randevum olduğu halde guatr şüphesinin değerlendirilip

teşhis konulabilmesi için ultrason çektirmek üzere hücreden alındım. Normal kontrol ve aramalardan geçtikten sonra c.evi personeli beni görevli jandarmaya teslim etti. Daha oraya gelmeden 1–2 dk önce defalarca aramalardan geçerken aramayı engellemeyen hırka oradaki jandarmanın arama yapmasını nasıl engelleyebilir ki. Hırkamı çıkarmamı istediler, bense hırkamın hiçbir cebinin olmadığını, astarının olmadığını, kazaktan farksız olduğunu aramaya engel teşkil etmediğini, aynı hırkayla defalarca aramadan geçtiğimi, o halde aramamı yapabileceğini söyledim. Ancak oradaki görevli astsubay beni dinleyebilecek ve anlayabilecek psikolojide değildi. Sorun çözmek için değil sorun yaratmak, hastane sevkini engellemek için orada olduğu ve bilinçli-planlı olarak böyle agresif, kışkırtıcı davrandığı belliydi. Hemen beni dinlemeden, olurunu düşünmeden, talebimi sağlıklı bir değerlendirmeden geçirmeden bağırıp çağırmaya başladı. Beni psikolojik olarak ezmeye, dayatmalarını böylece kabul ettirmeye çalıştı ama ben dayattığı uygulamanın yasal olmadığını, hırkanın aramaya engel olmadığını, kazaktan farksız olduğunu, mont ve ya daha kalın bir şey giydiğimizde zaten kendimizin çıkarıp arattığını, aramaya engel olmak istemediğimi anlatmaya çalıştım. Beni anlayacak daha doğrusu dinleyecek biri olmadığından daha rütbeli ve sorumlu bir asker ile görüşüp sorunun çözülmesini istediğimi bildirdiysem de görevli astsubayın bir talebi dinleyip hakverip sorun çözecek bir durumu yok. Her işini tehdit, gözdağı ile çözmeye çalıştığı belliydi. Ki bu yaptığı psikolojik işkencedir ve onunla karşı karşıya gelen her tutukluya uyguladığı bir işkence şeklidir. Görevli astsubaylar benim tedavimi engellemeyi bilinçli olarak planladıklarından kazak-hırka meselesinden hemen saldırgan tavırlar sergilemeye başladılar.”Gidiyorsan soyunursun, gitmiyorsan burada kalırsın” a getirildi durum. Daha sonrada en önde astsubayın kendisi olmak üzere bütün askerler odaya doldu. Astsubay dışarı çıkarmak için sol kolumdan çekmeye başladı. Diğer astsubay da öbür kolumdan… Kolumu tutan ayaklarından tutun diye bağırarak saldırıyı da yönetiyordu. O halde beni yere yatırdılar ve bir diğeri hayalarıma bastı. Sonra beni kaldırıp odadan dışarı attılar. Sol dizim, ayak bileklerim yere vuruldu, üzerlerine basıldı. Hakaret ve küfür edildi. Ortamı geren, agresif ve saldırgan davranan, sorunu çözebilecekken hep işi çözümsüzlüğe götürüp işkenceye kılıf hazırlayan ve işkenceyi bizzat yapan, tedavimizi engelleyen astsubay her zaman aynı tavrı sergileyen kişidir ve bunu artık davranış şekli haline getirmiştir. O görevde olduğu sürece tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği tehlikededir. 20 Ekim 2008’de bana işkence yapan, tedavimi engelleyen, saldırıyı yöneten, örgütleyen de aynı astsubaydır, aşağıda anlatacağım işkencelerden de en başta bizzat kendisi sorumludur. Bize yönelik defalarca saldırı örgütledi. .. öyle bir psikolojiye soktu ki onun yüzü bir an bile gözümün önünden gitmiyor. Hastane sevki sırasında hastanelik olup geri gelmek bu psikolojiye sokmaya başladı.

Oradaki jandarma saldırısı sonrası yere yatırıldım ayak bileklerime basılıp yerde tekmelendim, sonra da hapishane personeline teslim edildim. Beni bırakan jandarmalar hapishaneden ayrıldılar. Sorunun çözümü için hapishanede görevli II. müdür ile görüştüm. Durumu anlattım, hastaneye gidip tedavi olmak istediğimi anlattım. II. Müdür beni tekrardan hastaneye göndermeye çalışacağını söyledi ve yaklaşık bir saat sonra saat 11:20 gibi hastaneye götürülmek üzere aynı jandarma görevlilerince aramaya alındım. Bu kez aynı hırka aramayı engellemedi ve kelepçelenip hastaneye gitmek üzere ringe bindirildim.

Samet isimli 1 No’lu F Tipi Hapishane’de hükümlü bir arkadaş da ultrason çekimi için gelmişti; onunla beraber ultrason çekimimiz yapılmak üzere Yeşilyurt Hastanesi 3. kattaki ultrason çekim bölümüne getirildik. Samet’in mide çekimi erken bitti ve onu bir grup jandarma tekrar nezarete indirdi. Benim tiroit çekimi yapılacağından bölüme girişte hemen girişte sağ taraftaki kabine kaydım yapıldı. Ancak orada iş yoğun olduğundan orada görevli doktor o kabin ile ayanı sıradaki cam kenarındaki boş kabine gelip benim ultrason çekimimi yapmak üzere geldi. Ben ve yanımda sabah bana hırka meselesinden kaynaklı işkence yapan astsubay ve birkaç asker olduğu halde kabine girdik. Kabin dediysem buralar perde ile birbirinden ayrılmış yerlerdir. Paravan bile değil sadece birebir perde ile ayrılmıştır.

Doktor hanımdan orayı tedaviye uygun hale getirmesini, bana sabah işkence yapmış olan jandarmaların en azından perdenin arkasından yani iki adım geride durmasının orayı tedavi için uygun hale getirebileceğini, bunun güvenlik açısından hiçbir sakınca doğurmayacağını anlatmaya çalıştım. İnsanın kendine işkence yapan birinin önünde tedavi olamayacağı gayet nettir. Bu talep de en insanı taleptir. Kaldı ki istediğim de görevli askerin çok uzağa gitmesi değil iki adım öteye perdenin ötesine geçmesidir. Benimle ilgilenmeden kestirip atan, sorunu çözecek yere jandarmayla işbirliği yaparak böyle planlı bir saldırıyı örgütleyen orta boylu esmer, genç bir doktor ( veya pratisyen) idi. Talebimin gayet insanı olduğunu doktora anlatmaya çalıştıysam da, benim tedavi hakkımı en önce onun savunması gerektiğini anlatmaya çalıştıysam da doktor saldırının planlı olduğunu ele verircesine böylesi insanı bir talebi dinlemekten bile kaçtı. Görevli jandarmayı perdenin ardına gönderip ortamın tedaviye ve muayeneye uygun hale getirmektense hastane özel güvenliğini çağırıp beni dışarı attırmak ile tehdit etti başka doktor talep etme hakkım olmasına rağmen beni dinlemedi, talebimi gerekli yerlere iletmedi kabinden çıkarak oradan kaçtı ve askere: “ buna işkence yapabilirsiniz” demiş oldu. Gördüğüm işkenceden işkence yapan kadar işkenceye davetiye çıkaran o kadın doktor ve benim muayene, tedavi hakkımı savunmaktansa beni tehdit….den, kışkırtıcılık yapıp jandarmaları işkenceye teşvik eden bir ikinci bayan doktor da sorumludur. Bu ikinci bayan doktor diğerinden daha boylu saçları sarı, röfleli ( uzun sayılabilecek) ve öncekinden biraz daha yaşlı idi. 28-30 yaşlarındaydı. Benim tedavimden sorumlu olansa 2.... 25 yaşlarında siyah saçlı orta boylu idi.

Her ikisi de beni dinlemektense bizzat askeri provoke etmiş, kışkırtmış, saldırıya zemin hazırlamıştır, işkenceye ortak olmuştur. Bu iki doktor da görev ahlakını, etiğini rezil edilmiştir. Böyle doktorluk mesleğine ihanet edenlerin, işkenceye ortak olanların görevlerini bir an bile tutulmaması derhal açığa alınmaları gerekmektedir.

Ben doktorlara anlattığım kadar askerlere de personel ardında durmaları gerektiğini, tedavinin ancak öyle bir ortamda olabileceğini anlatmaya çalıştım. Ama doktor da kabini terk edince en önde baştan beri anlattığım ve daha öncede şikayetçi olduğum astsubay olmak üzere beni köşeye sıkıştırdılar. Astsubay yine bağırıp çağırmaya hakaret etmeye başladılar. Ben onlara da tedavi olmak istediğimi iki adım uzakta durmalarının güvenliği zaafiyete düşürmeyeceğini anlatmaya çalıştıysam da onlar yine dinlemediler ve en önde saldırgan ve işkenceyi yöneten astsubay direktifi ile askerler bana saldırdı. Kollarımdan tutup, ayak bileklerime bastırdılar. Sağ ayak bileğimin dışı orada yaralandı ve aynı ayağın topuğu ezildi. Bir tanesi botuyla boynuma, diğeri bir diğeri de göğsüme bastırdı. Astsubayın direktifiyle şişman boyluca esmer bir er benim hırkamı ağzıma ve burnuma bastırarak nefes almamı engelledi. Hepsi birden üzerime çullandı. Ben kafamı korumaya çalıştım ama soluğum da kesilmişti. Kaburgalarıma tekme attılar. Bu arada hala soluksuzum ve neredeyse can vermek üzereyim nefessizlikten. Nefes almak için çırpınıyorum. Ben çırpınırken onlar da beni kelepçelemeye çalışıyorlar ama bir asker nefes almamı engelliyor. Son çırpınış ile o an ağzımı o hırkadan kurtaramamış olsaydım boğulup ölmüş olabilirdim. Hapishanede işkence ile öldürülen Engin Çeber’den sonra bir kez de hastanede işkence ile ölüme tanıklık edecekti tüm kamuoyu. Orada ölümden bir solukluk nefes ile kurtulmuş olsam da işkence orada son bulmadı. Burnu… açık halde ağzıma bir sicim veya ip veya çaput gibi bir şey çekildi, arkadan bir asker atın dizginine asılıyor gibi asılıyordu ona. Ellerim kelepçeli, ağzımda çaput olduğu halde yüzüstü yatırıldım ama hala o muayenehanedeyiz ve bu yaşananlara başta memur ( Hapishanede) Hüseyin olmak üzere orada görevli bir kadın ile ( sanırım stajer idi) doktorlar ve hastalar da şahit olmuştur. Saat öğleden sonra 13:00-14:00 arası idi ve kayıtlardan tanıklık yapabilecekler bulunabilir. Yüzüstü ağzımda çaput olduğu halde burnumda tıkalı olduğundan nefes alamıyordum. Yine can havliyle soluk alabilmek için ağzımdaki çaputu şu an nasıl yaptığımı bilemediğim şekilde ağzımdan çekip boynuma düşürdüm . bir soluk nefes aldım ama arkamdaki asker boynuma düşen çaputa iki uzundan asılmaya devam etti. Üstüne ağzıma yeniden ve ek olarak bir çaput daha çekildi. Ağzımdan çaputun boynuma düşmesinden işkenceyi yöneten astsubay resmen paniğe kapıldı ve derhal yeni bir çaput buldurdu, tabii cebinde hazırda gezdirmiyorsa. Ben onun talimatlarını duyabiliyordum.

Yani iki ayrı çaput (ağzımda ve boynumda) arkadan çekili halde, kollardan ve bacaklardan tutularak karga-tulumba tekme-tokat dövülerek hastanenin 3. katında o muayenehaneden götürülmeye başlandım. Küfürler, hakaretler eşliğinde ağzımda ve boynumda iyice sıkılmış ve her an gerdirilen birer çaput, eller önden kelepçeli, kollardan bacaklardan tutulmuş halde indim. Bu insanlık dışı işkence bu kadarla da kalmadı. Boynumu sıkan çaput beyne kan geçmesini engellediğinden bir ara bayıldım ve öldüm sanmış olacaktılar ki o an beni hastane ortasında yere bırakıp tekrar kendime gelmemi beklediler. Elbette bekleme sırasında da her birinin ayakları üzerimde, “kendime getirmek için” vurmak ve ezmek ile meşgullerdi. Çaputlar gevşeyince beynime biraz kan gidip soluk alabilince çaputlar yine gerildi, karga tulumba bu insanlık dışı muamele ile asansöre kadar geldik. Asansörün içinde de beni yere yatırıp, köşeye sıkıştırıp üzerime bastılar. Kafam yerde iken biri botunun topuğu ile ense kısmından boynuma bastırdı. Alnımdaki çizikler orada oldu. Bir diğeri de ellerim kelepçeli olmasına rağmen iki elimin arasına bot ile bastı ve kelepçe iyice oturdu. Burada karnıma, kaburgalarıma tekmeler atıldı. Dizime, ayak bileğime basıldı (sağ). Küfür edildi, hakaret edildi. Kelepçeler bileklerime iyice oturdu ve ben ellerimi kullanamıyordum. Bu durumda kime ne kadar mukavemet edilebilirdi ki; bir de asansörde hasta bir insanı ayaklar altında çiğneyerek hangi güvenlik zafiyetine tadbir olarak bunca işkence yapılmaktadır?

Tüm yaşananlar saldırının bilinçli bir şekilde planlanarak yapıldığını gösteriyor, bizzat bunları yapan iki-üç astsubay ve onların yönlendirdiği erlerdir. Agresif, konuşmayı bile sakince dinleyemeyen astsubay en önden işkenceye girişen ile, vuran, çaputları ağza- boyna çekme talimatını veren, bizzat işkenceyi uygulayan, yönlendirendir. İşkenceyi örgütleyen, beni boğarak öldürmeye çalışan veya o psikolojiye sokmaya çalışandır.

Saldırının devamında asansörden inince de asansörden karşı binadaki mahkum nezaretlerine kadar olan kısma dövülerek, yerlerde sürüklenerek getirildim. Döve döve nezarethaneye atıldım. İnsan içinden çıkmış olmamızdan olacak askerin ağzı nezarethanede daha da bozuldu. Küfürler ve hakaretlerle psikolojik işkence sürerken nezarette bile bileklerimi iyice oturmuş kelepçe çözülmeyerek fiziki işkence de sürdü. Daha önceki hasta sevkim sırasında nezarethane duvarında yazan talimatnameden okuduğuma göre nezaretteki tutuklunun, hükümlünün kelepçesi hemen çözülmesi gerekirken orada da kelepçe çözülmedi. Defalarca çözün dememe rağmen işkenceci astsubaylar benimle dalga geçti, ağza alınmayacak küfürler ettiler. “ seni hem döver hem de böyle saatlerce tutarız” diye tehdit ettiler. Fiziki işkence onur kırıcı psikolojik işkence ve hakaretler, küfürler ve tehditlerle sürdü. Orada kelepçe bileklerime oturmuş halde dakikalarca tutuldum. Bilekler o kadar kötüydü ki ellerimi hiç kullanamıyordum. üstümü başımı toparlayamıyor, ayakkabılarımı bile giyemiyordum. Bir süre sonra ( 10- 15 dakika kadar) beni yine döverek karga tulumba ring aracına götürdüler. Ben tedavi olmak istediğimi orada da söylesem de beni dinlemediler. Yola çıktık ve 1 No’lu F Tipi Hapishane’ye getirildim. Kapıda ringden inmem istendiyse de ben hastaneye geri dönmek istediğimi üç aydır guatr teşhisinin konması için hastaneye gittiğimi ve her defasında saldırıya uğradığımı bu yüzden tedavimin ve teşhisin olmadığını, polikliniklerin kapanmasından önce hastaneye gitmem gerektiğini keza ona da sadece 2 saat kaldığımı söylememe rağmen; işkence gördüğümü, ciddi bir durumumun, iç kanama vs. olabileceğini anlatmaya çalıştıysam da öncekilerden daha farklı kıyafetli üç asker ile önceki işkence yapan ekipten bir asker bana o haldeyken ringde saldırdı ve karga tulumba ringden indirip mahkum kabulde yere atıp kelepçemi çözüp beni gardiyanlara bırakıp çekip gittiler.

Tüm bu saldırılar, işkenceler sonucu boğularak ölmekten kurtulduysam da ağzımın içi, dudağım parçalanmış ve şişmiş, alnım çizikler, sıyrıklar içinde- sağ topuk üstüne basamıyorum- kürek kemiklerim, kaburgalarım ve leğen kemiklerimin ağrısı yoğun sürüyor. Bileklerime oturan kelepçeler sinirleri kesmiş durumda, şu satırları yazabilmem bile bu yüzden saatlerimi aldı. Bileklerimi kullanmakta zorlanıyorum, kemiklere kadar ağrıyor. Ağzımın parçalanmış, patlamış olmasından yemek yemek ve bir şeyler içmekte çok zorlanıyorum. Komple bir ağrı ve halsizlik de mevcut. Vücudumun çeşitli yerlerinde sıyrık çizik ve morluklar var.

Yaşadığım bu işkenceden sonra kurumunuzdan hukuki yardım talep ediyorum.

Bizler mahkemelere, savcılıklara, infaz hakimliklerine defalarca başvurmamıza rağmen bir sonuç alamadık. Aynı jandarmaların defalarca saldırısına uğradık ve hala da aynı kişiler görevlerinin başındalar. Bu noktadan bakıldığında sorumluların cezalandırılması için kamuoyu baskısının önemi şüphe götürmezdir. Konuya tüm ayrıntılarıyla vakıfsınız ve biz sizlerden kamuoyuna da bu konuda bilgilendirmenizi, dilekçemin birer örneğini Adalet Bakanlığına, Meclis İnsan Hakları’nı İnceleme Komisyonu’na, gazetelere, köşe yazarlarına göndermenizi istiyoruz. Biliyoruz ki işkenceye karşı sesimizi yükseltmedikçe işkence son bulmayacak. Çalışmalarımızda büyük yerin hapishanede tecrite karşı sokaklarda, karakollarda, işkenceye infazlara karşı mücadele ile dolu olduğunu, her türlü hak gaspına karşı cansiperane koşturmaya çalıştığınızı biliyoruz.

Şahit olduğunuz üzere tehdit altında olmamız bir yana hastane sevklerinde, mahkeme yolculuklarında da bir çok kötü muamele ve işkenceye maruz kalıyoruz. Tecrit sonuçta en çok da hakkı gasp edilenin sesi kesilerek ağırlaştırılıyor.

Bu konudaki duyarlılığınız için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar, başarılar diliyoruz.

1 No’lu F Tipi CİK 1.12.2008

Şirinyer- İzmir

IBM Önünde Plaza Eylemlerinin İlki Gerçekleştirildi


Krizin bedelinin çalışanlara ödetilmesi artarak devam ediyor. Her geçen gün, büyük medyada fazlaca yer almasa da, işten atılmalar, sendikal örgütlenmeye karşı saldırılar, hak arama çalışmalarının şiddetle engellenmesi uygulamaları yaygınlaşıyor.

Çalışanlar ve üretenlerin, kriz bahane edilerek işsizlik, fazla mesai ve düşük ücretler gibi farklı şekillerde etkilenmeye başladığı bu günlerde emeğimize ve onurumuza sahip çıkmak, sendikalaşma önündeki tüm engellerin kaldırılması için sürekli ve düzenli eylemlere başlama isteği birçok kesimde ortaklaştı. Bu eylemlerin başlangıç yeri olarak da en son 3 sendika temsilcisinin işten atıldığı IBM Türk‘ün binasının önü seçildi.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Sekreterliği, EMO İstanbul Şubesi, Tez Koop-İş Sendikası‘nın başlattığı eylemlerin ilki 3 Aralık Çarşamba günü Saat: 12:00-12.30 arası IBM Türk‘ün 1. Levent‘teki binası önünde gerçekleştirildi. EMO İst. Şubesi üye ve yöneticilerinin, Tez Koop-İş üye ve yöneticilerinin yanında çeşitli demokratik kitle örgütü üyeleri emek dostlarının yer aldığı basın açıklamasında Tez Koop İş yöneticileri ve TMMOB İstanbul İKK Sekreteri Tores Dinçöz birer konuşma yaparak bu eylemlerin içeriğini ve her Çarşamba düzenli olarak tekrarlanacağını ilan ettiler. Tores Dinçöz, bütün mühendis ve mimarlar olarak her geçen gün giderek artan işten atılmalara, kriz bahanesiyle işyeri kapatmalara ve emeğin sömürüsünün artırılmasına karşı olduklarını, bu politikaların meslektaşlarını da vurmaya başladığını, meslek odaları olarak kapitalist krizin bedelinin çalışanlara ödetilmesine izin vermeyeceklerini belirterek, 22 Kasım‘da, 29 Kasım‘da ilan ettikleri eylemliliklerini ülkenin her yerine yayarak devam edeceklerini vurguladı.

Daha sonra söz alan IBM‘den atılan sendika temsilcisi Nedim Akay, IBM‘de sendikal örgütlenme çalışmalarına sadece kişisel çıkarlarını artırmak için değil, bilişim alanında ve beyaz yakalılar olarak tanımlanan kesim içinde, daha sonra ise tüm çalışanlar içinde sendikal örgütlenmenin gerekliliğine dikkat çekmek için giriştiklerini, işten atılmalarının beklenmedik bir şey olmadığını ancak ülkemiz ve çocuklarımızın geleceği için bu riski göze aldıklarını, işten atılmaktan dolayı pişman olmadıklarını, her türlü platformda mücadele etmeye devam edeceklerini ve sonuçta başarılı olacaklarına inançlarının tam olduğunu belirterek katkı ve destek veren herkese teşekkür etti.

Yaşasın Sendikal Örgütlenemez, IBM İşçisi Yalnız Değildir, İşten Atılanlar Geri Alınsın, Direne Direne Kazanacağız sloganlarının atıldığı basın açıklaması katılanların alkışlarıyla sona erdirildi ve gelecek hafta Çarşamba günü için yeniden buluşmak üzere IBM binası önü terk edildi.

30 Kasım 2008 Pazar

Krize Karşı Miting'te İvme, Disiplini ve Kırmızı Baretleri ile Dikkat Çekti


KESK ve DİSK'in çağrısıyla Türkiye'nin dört bir yanında gelen çok çeşitli kesimden 50bini aşkın emekçi, "İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi" mitinginde Ankara'da Sıhhiye Meydanı'nda bir araya geldi. Katılımın çok yoğun olduğu mitingte saat 10.30'dan itibaren Hipodrom'dan yürümeye başlayan kitle saat 14.30'da Sıhhiye Meydanına ancak girebildiler. Alanın kalabalığı almaması üzerine kitlenin bir kısmı Abdi İpekçi Parkı'na ve Köprülü Kavşak'a geçmek zorunda kaldı.

Miting başladığında hala alana girebilmek için bekleyen kortejler vardı. Miting başladıktan sonra bir an önce alana girmek isteyen grupları polisin keyfi biçimde geciktirmesi ve arama noktasında ölçüsüz bir şiddet kullanması nedeniyle bir süre arbede yaşandı. Polisin gaz bombası ve cop kullandığı saldırısı sonucunda halktan yaralananlar oldu.
Her şeye rağmen miting alanında onbinlerce kişi, coşku ve kararlılıkla krizin bedelini ödemeyeceklerini haykırdı. Çok sayıda siyasi parti ve kurum temsilcisinin de destek verdiği mitinge, destekleyen kurumlar adına, TTB Başkanı Gencay Gürsoy ve TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı birer selamlama konuşması yaptılar.

Bu konuşmaların ardından Önce DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, ardından da KESK Genel Başkanı Sami Evren mitingin ana konuşmalarını yaptılar. Büyük bir coşku ve ilgi ile dinlenen konuşmalara sık sık sloganlarla kesildi. Konuşmalarda, AKP Hükümetinin krize karşı biran önce emek ve demokrasi programnı hayata geçirmesi istendi.

Konuşmaların ardından Grup KYBELE, Moğollardan Taner Öngür ve Grup Bandista kısa birer müzik dinletisi yaparak kalabalığı coşturdu.

İvme Korteji Disiplini ve Kırmızı Baretleriyle Dikkat Çekti

İvme Dergisi
de mitinge "Mühendisiz, Mimarız, Emekçiyiz Krizin Bedelin Ödemeyeceğiz" ve "TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetimini Emek Düşmanlığından Vaz Geçmeye Çağırıyoruz" yazılı pankartlarıyla katıldı.

İvme kortejinde sık sık "Semayenin Krizini Sermaye Ödesin, "Tekeller Halka Hesap Verecek", "AKP Halka Hesap Verecek", "Mühendisiz, Mimarız Haklıyız Kazanacağız", "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz", "Direne Direne Kazanacağız", sloganları atılırken, mimar Alev Şahin'in düşüncelerinden dolayı Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından işten çıkarılması da sloganlarla protesto edildi.

"Yoksulluk İşsizlik Kader Değildir", "Sermaye Krizinin Bedelini, Sermaye Ödesin", "Kriz Sömürüye Bahane Olmasın", "Zamlar Geri Çekilsin", "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz", "Gücümüz Örgütlülüğümüzdür", "Mühendisler Mimarlar Örgütleniyor", "Mühendisiz Mimarız, Emekten Halktan Yanayız", "Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nde Baskıya Son", "Demokrat Görünme, Demokrat Ol", "Politik İnsana Her Yerden Baskı Var", "Oda Çalışanlarının Hakları Engellemez", Mimarlar Odası Ankara Şubesi Şirket Değildir", dövizlerinin taşındığı kortej kırmızı baretleri ve disiplini ile dikkat çekti.

TMMOB etkin yönetim anlayışının mitinge destek kararını çok geç alması ve katılımı arttırmaya dönük yeterli çaba içinde bulunmaması, TMMOB kitlesine de yansımıştı. TMMOB kortejinde yaklaşık 250 kişi bulunurken, çeşitli branşlardan mühendis, mimar ve öğrencinin yer aldığı İvme korteji 160 kişilik katılımı ile alanda yerini aldı.

27 Kasım 2008 Perşembe

Kocaeli'de Mimarlar Odası Ankara Şubesi Protesto Edildi


Kocaeli İvme Dergisi Yayın Kurulu üyeleri ve okurları, mimar Alev Şahin'in Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetimi tarafından işten atılmasını 26 Kasım 2008 günü Saat: 12.45'te Kocaeli İnsan Hakları Anıtı Önünde protesto etti.
31 Ekim 2008 günü hiçbir yazılı gerekçede bulunmayan İvme Dergisi Yayın Kurulu Üyesi olması nedeniyle mimar Alev Şahin İşten çıkarılmıştı. Emek düşmanlığı yapan Mimarlar Odası Ankara Şube yönetimi, Kocaeli İvme okurları, yayın kurulu üyeleri, çeşitli DKÖ ve partilerin desteğiyle düzenlenen ve 55 kişinin katıldığı bir basın açıklamasıyla protesto edildi.
Açıklamayı okuyan İvme Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Özkan EROĞLU, şube yönetiminin emek düşmanı tavrını eleştirerek yönetimin göreve seçilirken vaad ettiği "örgüt içi demokrasi" ilkesini hiçe sayarak tam bir yönetim oligarşisi yarattığını ve bunun sonucunda da düşünceleri nedeniyle devrimci bir mimar olan Alev şahin'i antidemokratik bir tutumla işten çıkardığına değini. Açıklamada Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetiminin bu tavrının her platformada gündeme getirileceği ve hesabının sorulacağı belirtilerek, Teoman Öztürk şahsında somutlanan TMMOB'deki devrimci mühendislik mimarlık geleneğinin sürdürüleceği vurgulandı.

"Baskılar Bizi Yıldıramaz", "Mühendisiz Mimarız Haklıyız Kazanacağız", "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz" sloganlarının atıldığı basın açıklaması alkışlarla son buldu.

14 Kasım 2008 Cuma

İvme Dergisi Açıklama 19: TMMOB MİMARLAR ODASI ANKARA ŞUBESİ YÖNETİMİNİ EMEK DÜŞMANLIĞINDAN VAZGEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ


Mimarlar Odası Ankara Şubesi etkin yönetim anlayışı, yönetimsel çelişkileri arttıkça, çözümü muhaliflerini istifaya zorlamakta, istifa etmezlerse işten atmakta buluyor.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliklerine katıldığı gerekçesiyle tutuklanarak 3 ay süreyle cezaevinde kalan mimar Alev Şahin, tahliyesinin ardından Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ndeki sekreter yardımcılığı görevine geri dönmüştür. Arkadaşımız işine döndükten sonra hayat görüşüne, yaşam tarzına ve mücadele anlayışına karşı bir ‘öteki’leştirme içerisinde yaklaşıldığını fark etmiştir. Şube yönetimi, önce yoğun bir iş yükü altında boğarak yıldırmaya çalışmış, bu yöntemle sonuç alamayınca 31 Ekim 2008 tarihinde kendisine hiçbir gerekçe göstermeden, ‘yönetim kurulu olarak istifanı uygun bulduk’ diyerek işten çıkartmıştır.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetiminin, arkadaşımızın işten çıkartılma süresinde göstermiş olduğu ‘ya bizdensin ya onlardan’ yaklaşımı, demokrasi söylemlerinin sahteliğini açıkça ortaya koymuştur. Alev Şahin, İvme Dergisi’nin yayın kurulu üyesi olduğu için işten çıkartılmıştır. Nitekim yazılı olarak verilmeyen bu gerekçe görüşmelerde Şahin’e açıkça ifade edilmiştir. Hatta Sekreter Üye, yaptığı ilk görüşme sırasında ‘biz senin İvmeci olduğunu baştan beri biliyorduk’ gibi karşılığı olmayan polisiye söylemlere bile başvurmuştur.

İstifaya zorlanan arkadaşımız, kesin bir tavırla istifa etmeyeceğini önceki iki görüşmede açıkça ifade etmesine rağmen, yönetim adına bir kez daha görüşen Şube Başkanı, ‘uygun bulunan’ durumu kendisine aktarmıştır. Şahin ise her defasında, yukardan aşağıya alınmış bu siyasi kararın karşısında duracağını belirtmiştir.

Egemen sınıflar halkın en temel hak ve özgürlük taleplerinin karşısına polis copu, biber gazı, işkenceler ve f-tipleriyle çıkmakta; baskıya ve sömürüye direnip bağımsızlık ve demokrasi için mücadelede kararlı tutumlarını örgütlü mücadeleyle ortaya koyanları sindirmeye çalışmaktadır. Mimarlar Odası Ankara Şubesi de aynı tavrı göstererek, kendi üyesi ve çalışanını odada siyasi kimliğiyle var olduğu için işten çıkartmaktadır.

Ülkemizin bağımsızlık ve demokrasi tarihinde onurlu bir yeri olan, bugün sahip olduğu meşruiyeti geçmişte ödediği bedellerle kazanan TMMOB’ye bağlı bir odanın, hele ki geçmişte TMMOB’de devrimci-demokrat bir kırılmayı yaratan Teoman Öztürk’ ün de içinden geldiği bir odanın egemenler ile aynı bakış açısına sahip olması kabul edilemez.

Kendisini ‘Demokrasi İçin Mimarlar’ olarak tanıtan Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetimi, 40. Dönem Çalışma Programı’nda “İktidarını, … örgüt içi bir “yönetim oligarşi” sine dönüştüren anlayışlara karşı, oda içi demokrasinin yeniden inşasında aktif mücadele” edeceğini söylemektedir. Soruyoruz öyleyse; oda içi demokrasiyi kendisiyle aynı görüşte olmayan çalışanlarını işten çıkararak mı sağlayacaktır? Alev Şahin ne “suç” işlemiştir? Düşüncelerinden dolayı bir çalışanını gerekçesiz olarak işten atan bir yönetim, tam da iktidarını bir yönetim oligarşisine dönüştürmüş değil midir?

Sözde Demokratik Kitle Örgütü olma iddiası içerisinde olan Mimarlar Odası Ankara Şubesi etkin yönetim anlayışının kendi bünyesinde demokrasiyi algılayamadığı, demokratik bir işleyişe ne kadar yabancı olduğu bu karar ile birlikte net bir biçimde ortaya çıkmıştır.

- Çözümsüz kaldığı her noktada, yönetimsel başarısızlıklarını ört-bas etmek için çalışanlarını istifaya zorlayan,

- Herkese ‘eşit uzaklıkta ve tarafsız olduğunu söyleyen, buna rağmen kuyruk siyaseti güden,

- Mimar personelini işten çıkartmaktaki gerekçesini kendisine bile açıklayamayan, hatta bu karar arkadaşımıza açıklanırken köşe kapmaca oynayarak göz göze gelmekten bile kaçınan,

- Devrimci, demokrat bir üyesini ve hatta delegesini, tamamen siyasi bir kararla, işten çıkartmaya kadar giden etkin yönetim anlayışını Demokrasiye Davet Ediyoruz.

Bizler, İvme Dergisi olarak, Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetiminin bu emek düşmanı yaklaşımını kınıyoruz. Bu sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı, bu anlayışı mahkum edene dek mücadelemizi sürdüreceğimizi, bulunduğumuz her platformda bu düşmanca tavrın hesabını soracağımızı buradan tüm kamuoyuna duyuruyoruz.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+İVME DERGİSİ

7 Kasım 2008 Cuma

İvme Kültür ve Sanat Komisyonu Kişisel Gelişim ve Yaratıcı Drama Atölyesi Kursu Kayıtları Başlamıştır


KİŞİSEL GELİŞİM ve YARATICI DRAMA ATÖLYESİ KURSUMUZ BAŞLAYACAKTIR.

YARATICI DRAMA ATÖLYESİ

Drama” kelimesi kökünü , “sahnede oynanılacak oyun” anlamına gelen “dram” sözcüğünden alır. Yaratıcı drama ise herhangi bir konuyu, doğaçlama, rol oynama gibi tekniklerden yararlanarak, bir grupla, grup üyelerinin birirkimlerinden ve yaşantılarından yola çıkarak canlandırmalar yapmaktır (Adıgüzel, 2007).

Yaratıcı dramanın hızla artan popülaritesinin temelinde, pek çok alanda çalışan insana hitap etmesinin yanısıra; yaratıcı, sorun çözebilen, kolektif üretime katılabilen, özne olmayı başarabilen bireyler yetiştirmesi gibi etkenler yatar.

Yaratıcı drama bireylere sözel olan-olmayan iletişim kurma becerisi ve farkındalık kazandıran, hata yapmaktan korkmamayı öğreten; duygularını daha sağlıklı ve kontrollü bir şekilde göstermenin yollarını anlatan; etik değerlerin gelişmesi hakkında yol gösteren bir eğitimdir.

Bireylerin işbirliği yapma özelliğini geliştiren; sosyal, psikolojik ve sanatsal duyarlılığını arttıran, dört temel dil becerisini (konuşma, dinleme, okuma, yazma) geliştiren; bilgiye ulaşmak ve onu kullanmak konusunda onları istekli duruma getiren yaratıcı drama, kendisini tanıyan; güvenle ifade eden ve kendisine duyduğu güven sonucunda karar verme becerisini geliştiren bireylerin yetişmesinde etkilidir.

Kısacası “yaratıcı drama hayatın provasıdır” düşüncesinden yola çıkarak siz dostlarımızı birlikte eğlenmek ve birlikte öğrenmek üzere Cuma akşamları saat 19:00’da İvme dergisine bekliyoruz.

Gelin kendimize yeni bir pencere açalım ve hayata oyunun içinden bakalım.


Not: 24.10.2008 Cuma günü çalışmalarımız başlamıştır. Kayıtlarımız 10.11.2008 tarihine kadar devam edecek ve bundan sonra çalımalara dahil olunamayacaktır. Gelirken kot, eşofman, spor ayakkabı vb. rahat giysilerle ve küçük bir yer minderi ile gelmeniz rica olunur.

Kayıt ve Müracaat:
İvme Tel: 0 555 850 82 40
0 537 947 72 42

24 Ekim 2008 Cuma

Hasan Balıkçı Mezarı Başında Anıldı


Büyük sanayi kuruluşlarının kaçak elektrik kullanımına karşı mücadele ederken öldürülen Devrimci Mühendis Hasan BALIKÇI çeşitli etkinliklerle anıldı. Saat 11.00’de EMO önünden otobüslerin kalkmasının ardından Kayışlı Köyü'nde bulunan mezarına gidildi.

Meslektaşları, ailesi, Mücadele arkadaşları ve sevenlerinden oluşan yaklaşık 80 kişinin bulunduğu anmada mezarına karanfiller bırakıldı. İlk olarak EMO Adana Şube Başkanı Mehmet MAK söz aldı. MAK bugün onu sahiplenen arkadaşları, meslektaşları, ailesi ve sevenlerinin varlığı ve katılımın her şeyi anlattığının belirterek konuşmak isteyenlere söz verdi.

Anma töreninde EMO Yön. Kur. Başkanı Musa Çeçen, Adana Özgürlükler Derneği’nden Akil Nergüz, Avukat Mustafa Çinkılıç, EMO Yön. Kur. eski Başkanı Cengiz Göltaş, Adana Emo-Genç'ten Atakan Güzel, KESK MYK Üyesi Akman Şimşek, İvme Dergisi Yayın Kurulu üyesi Ayhan Tuğcu ve eşi Şengül Balıkçı birer konuşma yaptılar.

EMO Genel Başkanı Musa Çeçen katılımcıları Hasan Balıkçı anısına saygı duruşuna çağırdı. Ardından yapılan konuşmalarda Hasan Balıkçı’nın yaşamı, mücadelesi anlatıldı. Avukat Mustafa Cinkılıç dava sürecini özetledi, keyfi uygulamaları anlattı. Adana Özgürlükler Derneği adına yapılan konuşmada Hasan Balıkçı’yı anmak Hasan Balıkçı davasında Adalet istemektir denildi.

İvme Yayın Kurulu üyesi Ayhan Tuğcu Hasan Balıkçı’nın halkının, yoksulların, ezilenlerin yanında olan devrimci bir mühendis olduğunu, yaşamıyla, dürüstlüğüyle bir örnek teşkil ettiğini anlattı. Tuğcu ayrıca, saat 14.30’da Çukurova Halk Kültür Festivali kapsamında Kültür Sokakta İvme Dergisi olarak "Hasan Balıkçı Standı" önünde yapılacak söyleşiye çağrı yaptı.

Eşi Şengül BALIKÇI konuşması anında duygulu anlar da yaşandı. Şengül Balıkçı adalete güvenmediğini, zor olmasına rağmen Hasan Balıkçı’nın yolunda onunla beraber olduğunu belirtti. Mezar anmasının ardından Hasan Balıkçı anısına yapılan ve Adana-Yurt Mahallesi'nde Bulunan Hasan Balıkçı Parkı ziyaret edildi.

EMO Adana Şube aynı gün Ziraat Mühendisleri Odası toplantı salonunda Hasan Balıkçı anısına “Enerji Politikaları, Özelleştirme ve Kamu Mücadelesi” konulu panel düzenledi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Prof. Dr. Yüksel AKKAYA ile EMO Genel Başkanı Musa ÇEÇEN’in konuşmacı olarak katıldığı panel’de Hasan Balıkçı nezdinde kamu mücadelesi anlatıldı. Saat 16.00’da başlayan panele 100’e yakın katılım oldu. Panel sonrasında İvme'nin Hasan Balıkçı ile ilgili 17 Nolu açıklaması katılımcılara dağıtıldı.

İvme Açıklama No18: Tülin Aydın Bakır, Anıları Mücadelemizi Aydınlatıyor


Devrimci mühendis Tülin Aydın Bakır, örgütlü mücadeledeki ısrarı, ilkeli kişiliği ile mühendis mimar mücadelesinde bir bayraktır.

Tülin Aydın Bakır, 23 Şubat 1963 tarihinde Kars’ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya geldi. Babasının astsubay olması nedeniyle çocukluğu Kars, Diyarbakır, Urfa gibi farklı illerde geçen Tülin, 1974 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti.
4 çocuklu bir ailenin küçük kızı olan Tülin, ilkokulu Urfa’da Cengiz Topel İlkokulu’nda, ortaokul ve liseyi ise İstanbul Fatih Vatan Lisesi’nde okudu. 1984 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Bölümü’ne giren Aydın, 1989 yılında üniversiteden mezun oldu. Mezun olduğu yıl Ali Hasan Bakır’la evlendi. 1998 yılında kızı İdil’i dünyaya getirdi. 23 Ekim 1999 tarihinde yakalandığı amansız kanser hastalığı sonucu aramızdan ayrıldı.
Tülin’in en önemli özelliklerinden biri örgütlü kimliğiydi. Yılgınlığın hat safhada olduğu yıllarda O hep örgütlü yaşamı seçti. Üniversite yıllarında Gençlik örgütlenmesi içerisinde yer aldı. Nisan 87 büyük öğrenci direnişinin de üniversitede örgütleyicilerindendir. Okulu bitirdikten sonra ise EMEKAD (Emekçiler Kültür Araştırma ve Dayanışma Derneği) ve DEMKAD (Devrimci Mücadelede Kadınlar Derneği) içinde faaliyet yürüttü. Kadın örgütlenmesinde kadın komisyonlarının kuruluşundan, sokak eylemlerine kadar bütün eylemlerin içindeydi. Bir devlet kuruluşunda iki yıl memuriyet yaptıktan sonra, mücadelesini Elektrik Mühendisleri Odası’nda devam ettirdi. EMO İstanbul Şubesi 28. Dönem Yönetim Kurulu’nda yazman üye olarak görev aldı. EMO İstanbul Şubesi’nin bugünlere kadar aktarılan mesleki demokratik kitle örgütü çizgisinde çok büyük emekleri vardır. Anadolu yakasındaki TEK’in özelleştirilmesine karşı EMO’da büyük emek harcamış ve bunun sonucunda AKTAŞ’ın uygulamaları durdurulmuştur.
Odada profesyonel olarak da çalışan Tülin hayatı boyunca söylediğini yapan, yaptığını savunan bir kişilikti. İkna kabiliyeti yüksek olan Tülin arkadaşımıza aynı görüşten olmayan diğer insanlar bile saygı duyar, Onun söylediklerini yapardı.
1996’da Tülin’i yakalayan hastalık 1998’in Eylül’ünde tekrar ortaya çıktı. Hastalığı boyunca çevresindekilere hiçbir şey hissettirmeyen, hep gülümseyen, sorun çözücü bir insandı. Mütevazılığı, cana yakınlığı ile çevresindeki herkes tarafından sevilen bir insan olan Tülin Aydın Bakır’ın mücadeleye bağlılığı, hastalığı boyunca da devam etti. Son nefesinde de sevdikleriyle ve düşünceleriyleydi.
Çok sevdiği bir söz vardı Tülin’in: “Uzun yaşam değil kaliteli yaşam amaç olmalıdır.” Gerçekten de çok kısa ama çok kaliteli bir yaşamdı Onunki. Mücadelemize ışık tutan arkadaşımız Kadriye Tülin Aydın Bakır’ı, ölümünün 9. yıl dönümünde bir kez daha anıyor, anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+ İVME

21 Ekim 2008 Salı

Açıklama No.17: Devrimci Mühendis Hasan Balıkçı'nın Yolunda Mücadeleye Devam


18 Ekim 2002’de Şanlıurfa’da bölgesel Susurlukçular tarafından öldürülen devrimci mühendis Hasan Balıkçı mücadelemizde yaşıyor.
Hasan Balıkçı 1961 yılında Adana Seyhan ilçesine bağlı Kayışlı köyünde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde bitirdikten sonra orta ve lise eğitimini Adana merkezde tamamladı. Dar gelirli, dokuz çocuklu bir ailedendi. Yüksek öğrenimine İstanbul’da devam ederken zor koşullarda hem okuyor hem de çalışıyordu. Zaten daha ilkokul çağına bile gelmeden Çukurova’nın tarlalarında ırgat olarak çalışmaya başlamıştı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden 1987 yılında elektrik mühendisi olarak mezun oldu. 12 Eylül 1980 açık faşizmi üniversite öğreniminin gecikmeyle bitmesine neden oldu. 1988 yılında mücadele ve okul arkadaşı Şengül ile evlendi. Öldürüldüğünde büyük kızı Açelya dokuz, küçük kızı Ayça İdil ise iki yaşındaydı.
1989 yılında TEK’te çalışmaya başladı, ilk görev yeri olan Ağrı’da dört yıl kaldı. 1993 yılında Adana TEDAŞ’ta göreve başladı.
Hasan Balıkçı, lise yıllarında başladığı hak ve özgürlükler mücadelesini öldürüldüğü güne kadar onurlu bir şekilde devam ettirmiştir. Üniversite yıllarında 12 Eylül sonrası ilk öğrenci derneklerinin kurulmasında devrimci bir öğrenci olarak, doksanlı yılların başında da kamu emekçilerinin örgütlenmesinde öncülük eden devrimci bir mühendis olarak çalıştı. Enerji-Yapı-Yol-Sen’in kurucularından biri olarak devrimci sendikacılığın onurlu bir temsilcisi idi. 1998-2002 yılları arasında EMO Adana Şubesi yönetiminde saymanlık görevi ve TMMOB İKK sekreterliği görevini başarıyla yaptı.
Balıkçı’nın örnek davranışları ve ikna yeteneği sayesinde düşmanları bile ona saygı gösterirdi. Halkını anlayan ve bıkmadan bilinçlendirmeye çalışan Hasan Balıkçı, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde hep ön saflarda yer almış, ülkemizdeki faşist baskı ve katliamlara sessiz kalmamış, onurlu bir devrimci olarak sürekli halkının ve haklının yanında yer almıştır. Özellikle cezaevlerindeki siyasi tutsaklara karşı yapılan hak gasplarına karşı onlarla dayanışmayı bir görev olarak algılamış, bu nedenle defalarca soruşturmaya ve disiplin cezalarına uğramıştır.
Adana TEDAŞ’ta görev yaptığı son yılda büyük ölçekli sanayi kuruluşlarının denetim mühendisi olmuştur. Büyük sanayi kuruluşlarına kaçak elektrik kullanmalarından dolayı büyük cezalar kesmiş, fabrikaların elektrik sayaçlarını fabrika dışına aldırmış ve bunun neticesinde TEDAŞ zarar eden bir kuruluş olmaktan kurtulmuştu. Fabrika sahiplerinin eski işleyişe dönebilmek için teklif ettikleri büyük miktarlarda rüşvetler, her onurlu devrimcinin yapacağı gibi Balıkçı tarafından da reddedilmişti. Tehdit edilmiş, aldırmamış, doğru bildiği yolda devam etmiştir. Durumdan rahatsız olan fabrika patronları hem siyasal güçlerini kullanarak hem de rüşvet çarkından nemalanmak isteyen TEDAŞ üst yönetimindeki kimi yöneticilerle işbirliğine girerek, Hasan Balıkçı’yı Urfa’ya sürgün ettirdiler. Sürgünden 45 gün sonra da Bölgesel Susurlukçular tarafından Balıkçı, 18 Ekim 2002 tarihinde katledildi.
Hasan’ın bu onurlu duruşu çoğu zaman insanlarda kafa karışıklığı yaratmıştır. Nasıl oluyor da sisteme, düzene karşı mücadele eden bir insan, devletin kurumu olan TEDAŞ elektriğinin yağmalanmasına hayatı pahasına göz yummamıştır. Hayatta iken sorulduğunda Hasan “Bakın... Şu gördüğünüz fabrikalardan sadece biri, şu yoksul beş mahalleden fazla elektrik harcar, fakir, yoksul halk elektrik parasını ödüyor da patronlar neden ödemesin, fatura yoksul halka kesiliyor” derdi. Devrimci olmanın ölçütü de bu ve benzeri her türlü haksızlığa her koşulda karşı çıkmaktı Hasan için. Onurla gururla söyleyebiliriz ki sadece devrimci insanlar ülkesi ve halkı için karşılıksız mücadele eder.
Hasanın cenazesi binlerce seveni tarafından kaldırıldı ve denilebilir ki 12 Eylülden sonra Adana da ilk defa bir cenaze bu kadar insan tarafından sahiplenildi. Kiralık katiller tesadüf olarak Urfa da yakalandı cinayeti azmettiren patronun ismini itiraf ettiler ve duruşma süreçleri başladı. Başta Hasan’ın sevenleri, EMO, Devrimci dostları ve ailesinin kamuoyu yaratması neticesinde altı ay sonra bir patron tutuklandı ve diğer çete üyelerine dokunulmadı. TEDAŞ müdürünün bu organizasyonda olduğu avukatlar tanıklar ve belgelerle ispatlamasına rağmen TEDAŞ ve bağlı olduğu bakanlık duruşmalara müdahil olmadı. Dört yıl sonra dava sonuçlandı. Yargıtay davayı iki defa bozdu. Altıncı yılda dava hala devam ediyor. EMO, devrimci arkadaşları, ailesi ve eşi zor koşullarda her ay Urfa’ya bu duruşmalara gidiyor. Mahkeme ise bırakın bölgesel Susurluk'u ortaya çıkartmayı suçu sabit görülmüş ve hüküm verilmiş davayı sonuçlandıramıyor.
Bizler bir kez daha Hasan Balıkçı nezdinde halka dönük tüm katliamlar için adalet istemeye devam ediyoruz. Balıkçı’nın bizlere bıraktığı onurlu, yurtsever, devrimci mücadeleyi devam ettireceğimize söz veriyoruz. Devrimci mühendis Hasan Balıkçı yolumuzu aydınlatıyor.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+ İVME

AÇIKLAMA NO.16: Makina Mühendisleri Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası Yöneticileri TMMOB Genel Kurul Kararlarını Tanımıyor


Mayıs 2008 de yapılan TMMOB 40. Genel Kurulu, 60. Hükümetin AKP’li beş mühendis bakanının üyeleri oldukları odaların onur kurullarına sevk edilmesine karar vermişti. TMMOB Genel Kurul kararın tam metni aşağıdadır:

"60. Cumhuriyet Hükümeti‘nin mühendis kökenli Bakanlarından, Metalurji Mühendisi Hilmi Güler (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı), İnşaat Mühendisi Faruk Nafiz Özak (Bayındırlık ve İskan Bakanı), Gemi Mühendisi Binali Yıldırım (Ulaştırma Bakanı), Makina Mühendisi Mehmet Zafer Çağlayan (Sanayi ve Ticaret Bakanı) ve İnşaat Mühendisi Veysel Eroğlu (Çevre ve Orman Bakanı) Bakanlık görevlerini yürütürken, doğal kaynaklarımızın ve doğal varlıklarımızın korunması, geliştirilmesi ve bu alanda kamusal ve toplumsal yararın öne çıkarılması yerine, bilime, tekniğe, mühendisliğin evrensel ilke ve doğrularına ve meslek etiğine aykırı uygulamaları ile doğal kaynaklarımızın yönetimi ve işletiminde, doğal varlıklarımızın, çevrenin, tarihi değerlerin ve kültürel mirasın korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara taşınması süreçlerinde, tam anlamı ile bir yağma ve tahrip etme döneminin önünü açan karar ve uygulamaların öznesi olmuşlardır. Bu noktada ve konumda bulunan, yukarıda isimleri ve meslekleri belirtilen mühendis kökenli Bakanların, TMMOB Yasası ve TMMOB‘nin ilgili Yönetmelikleri gereğince, üyesi bulundukları Oda‘ların Onur Kurulları‘na, ODA‘LARINDAN İHRAÇ talebi ile sevk edilmeleri hususunda 40. Dönem TMMOB Yönetim Kuruluna görev verilmesine,”

TMMOB Genel Kurul kararı bu kadar açık bir şekildeyken, İMO ve MMO yöneticileri, birbirinin adeta karbon kopyası olarak kaleme alınmış yönetim kurulu kararlarıyla bu genel kurul kararını uygulamayacaklarını ilan etmişlerdir. Bunu yaparken de TMMOB Disiplin Yönetmeliğinin 12. maddesine sığınmaya çalışmışlardır. TMMOB Disiplin Yönetmeliğinin 12 maddesi ise aşağıdaki şekildedir:


"Madde 12 - Disiplin işlemleri soruşturma ve kovuşturma olarak iki bölümdür. Disiplin kovuşturmasına yer olmadığına ya da Onur Kuruluna sevk edilmesine karar verilebilmesi için Oda Yönetim Kurulu tarafından ilk incelemenin ya da soruşturmanın yapılmış olması gerekir. Disiplin soruşturma ve kovuşturmalarında ilgiliye, kendisine yöneltilen suçun açık ve yazılı olarak bildirilmesi, yazılı savunmasının istenmesi ve bu savunma için 15 (on beş) günlük bir süre tanınması zorunludur."

Disiplin yönetmeliği, oda yönetimine bir üyeyle ilgili bir şikayet gelmesi veya bir üyenin mesleki konuda yönetmeliklere aykırı davranması durumunda, bu konu hakkında bir ilk inceleme yapması ve onur kuruluna sevk edilip edilmemesine karar vermesi yetkisi vermektedir. Oysa genel kurula gelen önergeler çerçevesinde yapılan tartışmalar sonrasında adı geçen mühendis beş bakanın onur kurullarına sevki zaten karar altına alınmış durumdadır. Oda yönetim kurulları bu kararları tartışamadan uygulamak zorundadırlar. Bu aşamadan sonra bir disiplin cezasına gerek olup olmadığına karar verecek olan organ onur kurulunun kendisidir. Ayrıca, oda yönetim kurulları bir ilk inceleme veya soruşturma yapmaya kendilerini yetkili görseler bile, ilgiliye kendisine yöneltilen suçun bildirilmesinin ve yazılı savunma istenmesinin zorunlu olduğu yönetmelikte açıkça ifade edilmiştir.
Genel Kurul kararı ve disiplin yönetmeliğinin 12. maddesi bu kadar açık ve net olarak ortadayken, İMO ve MMO yönetim kurulları, yönetmelikteki ön inceleme tanımlaması arkasına gizlenerek, fakat adı geçen bakanlardan savunma istemeyip 12. maddeyi de ihlal ederek, AKP’li bakanlar adına adeta savunma kaleme almışlardır.
Bu İMO ve MMO yöneticilerine göre, AKP’li bakanlar, 1950’lerden beri uygulanan ve ülkemizi ve kaynaklarımızı emperyalist sömürüye açan politikaların yalnızca “masum” uygulayıcısıdırlar. Yani bu politikaları, ilk bu AKP’li bakanlar yürürlüğe koymadıkları ve bu gün “çaresiz” durumda bu politikaları uyguladıkları için, ülke kaynaklarımızın emperyalist tekellere peşkeş çekilmesinden sorumlu tutulamazlar. İMO ve MMO yöneticilerine göre, bu tür suçlamalar bu “masum” beş bakan için “abartılı” suçlamalardır.
İMO ve MMO yöneticileri mantık sınırını öyle bir zorlamışlardır ki, onların mantığına göre, ülkemizi talana ve halkımızı yoksulluğa mahkum eden politikalardan bugün için herhangi bir politikacıyı suçlamak dahi mümkün değildir. Bir adım daha ileri gidilse, sorumlusu ortada olmayan bu politikalara dahil olmakta da bir sakınca yoktur. Nasılsa sorumlular ta 50–60 yıl öncesinin politikacılarıdır. O halde, nasılsa bu politikalar yürürlükte olduğuna göre, AB projeleri içinde yer alınabilir, hatta bu projeler için AB fonlarından bile yararlanılabilinir. Ve hatta henüz yeni sömürüye açılan mühendislik hizmet alanlarında da, yetkinlik, uzmanlık veya yetkili mühendislik gibi projelerle bu politikaların bir bileşeni bile olunabilir. Bu mantığa göre, sistemin tüm kurumları da “masum” kabul edilebilir ve bu kurumların iftar yemeklerinde de boy göstermekte sakınca yoktur.
Tüm bunlar yapılırken de, bunların Teoman Öztürk’ün çizgisinin devamı olduğu iddia edilebilir. Emperyalist sömürüye karşı çıkanlar ise, İMO karar metninde yazıldığı gibi, “1970’ler ve özellikle de Teoman ÖZTÜRK döneminden beri TMMOB’nin izlediği geleneksel çizgiden ciddi bir sapma olarak” değerlendirilebilir.
İMO yöneticilerinin karar metinlerinde yazmış oldukları gibi, “Bu Genel Kurulda gerek TMMOB’nin iç yaşamı gerekse izlediği geleneksel toplumcu, devrimci, demokrat, yurtsever bağımsız çizgide bir iç “kırılma” yaşanmıştır.”
Fakat bu kırılma, TMMOB genel Kurul kararını uygulamak yerine, “ilk inceleme” adı altında AKP’li bakanlar adına savunma metinleri yazan ve TMMOB’yi sistemin bürokratik bir kurumu durumuna getirmeye çalışan ve ne yazık ki şu anda etkin bir şekilde yönetimlerde bulunan anlayış ile; devrimci, demokrat, yurtsever mühendis, mimar kitlesi arasında yaşanmıştır.
Şimdi bu konu İMO ve MMO Onur Kurullarının görev alanına girmiş durumadır. TMMOB Disiplin Yönetmeliğinin 6/b maddesine göre İMO ve MMO onur kurulları, TMMOB’nin devrimci, demokrat, yurtsever tabanının konuya ilişkin itirazını ele almak zorundadır.
Devrimci, demokrat ve yurtsever mühendislerin sesi olan + İVME dergisi olarak konunun takipçisi olacağımızı ve TMMOB’yi geri bir çizgiye çekmeye çalışanlardan TMMOB platformlarında hesap soracağımızı ilan ediyor, tüm sağduyulu TMMOB üyelerini göreve çağırıyoruz.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+ İVME

Açıklama No.15: TMMOB Yöneticileri Emniyet Müdürünün Verdiği İftara Katılıyor


Ankara Emniyet Müdürü tarafından verilen iftar yemeğine TMMOB Yönetim Kurulu üyesi de katıldı.

10 Eylül 2008 tarihinde Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz, Ankara Liman Restorant’ta bir iftar yemeği verdi. Yaklaşık 120 kişinin hazır bulunduğu iftar davetinde KESK ve İHD’nin de içinde bulunduğu kurumlar arasında TMMOB de yönetici düzeyinde temsil edildi.
İlk bakışta, resmi bir kurum tarafından verilen bir iftar yemeğine protokol kapsamında bir temsilci gönderilmesi olağan ve sıradan bir olay gibi gelebilir. Fakat konu biraz daha irdelenirse, bu durumun TMMOB yönetim anlayışında son 8-10 yıldır yaşanan dönüşümün yeni bir halkası olduğu hemen anlaşılır. Önce “böyle bir iftar yemeğine katılmak ne anlama gelmektedir” sorusunun yanıtını bulmak için biz de birtakım sorular soralım.

1. TMMOB’nin kendi etkinlik alanında iletişim içinde bulunabileceği kurumlar bellidir. Emniyet Müdürlüğü bu kurumlar arasında yer almakta mıdır? Aldığı düşünülüyorsa bunun gerekçesi nedir?
2. Kendini her açıklamasında halktan ve emekten yana bir örgüt olarak tanımlayan ve belli bir dünya görüşü olduğunu vurgulayan TMMOB yöneticilerinin, emeğin haklarını korumak isteyen her kişinin ve her eylemin karşısında yer alan Emniyet Müdürlüğü’nün verdiği bir davete katılması ne anlama gelmektedir?
3. Hem emek karşıtı saflarda yer alan Emniyet Müdürlüğü ve TOBB gibi kurumlar ile aynı sofraları paylaşıp, hem de bu kurumları karşısına alarak verilmesi kaçınılmaz olan hak mücadelesini TMMOB nasıl verecektir?

Kendilerini demokratlığın ve laikliğin savunucusu olarak gösteren TMMOB etkin yönetim anlayışının artık Emniyet’in iftar yemeklerinde bile boy göstermeye başlamaları ve bu davranışın oluşturduğu siyasal sorumluluk başta TMMOB Başkanı olmak üzere TMMOB Yönetim Kurulu’nun tümüne aittir.
Bu davranış, son TMMOB Genel Kurulu’nda hükümette yer alan TMMOB üyesi AKP’li bakanların, mesleki bilgi ve becerilerini suiistimal ettikleri gerekçesiyle meslekten men istemiyle Onur Kurulu’na gönderilmesi önerisine TMMOB etkin yönetim anlayışı tarafından karşı çıkılması ve Genel Kurulun aldığı karara karşın bu kararları uygulamama tavrıyla da örtüşmektedir.
1 Mayıs’larda bağlı Odaları’nın binalarını basan, üyelerine saldıran Emniyet Müdürlüğü mensuplarıyla aynı sofrada iftar yapmakla, bu uzlaşmacılıkla, bu icazetçi anlayışla TMMOB yönetimi neyin mücadelesini vermeyi düşünmektedir? Bu davranışı, sürekli gururla söz ettikleri TMMOB’nin şanlı tarihi içinde nereye oturtmaktadır?
Bizler, TMMOB’yi sistemin herhangi bir bürokratik kurumu gibi yönetmeye çalışan yönetim anlayışını şiddetle kınıyor, tüm devrimci, demokrat ve yurtsever mühendis, mimar ve plancıları görevlerini yapmaya çağırıyoruz.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+ İVME

AÇIKLAMA 14: 19 EYLÜL 1979 - TMMOB Tarihinde Unutulan Bir Gün



19 Eylül 1979, devrimci mühendis ve mimarların gerçekleştirdiği bir günlük iş bırakma eyleminin tarihidir. 19 Eylül 1979, TMMOB tarafından, 54 ilde 736 işyerinde 100 binden fazla mühendis ve mimarın katılımıyla gerçekleştirilen büyük iş bırakma eyleminin tarihidir. 19 Eylül 1979, TMMOB mücadele tarihinin en önemli günüdür.

1954 yılında Menderes hükümeti tarafından sistemin bürokratik bir kurumu olarak kurulan TMMOB, ülkemizde yükselen toplumsal muhalefete paralel olarak, 1973 yılından itibaren devrimci, demokrat, yurtsever mühendis ve mimarların yönetimlere gelmesiyle birlikte önemli bir dönüşüme uğramıştır. Bu tarihten itibaren, TMMOB sistemin kendisine yüklemeye çalıştığı rolleri reddederek kendini doğal olarak emekten ve halktan yana bir örgüt olarak tanımlamış ve bir yandan mühendis ve mimarların özlük haklarına sahip çıkarken, diğer yandan yükselen toplumsal mücadelenin önemli bir bileşeni olmuştur.

1970’li yılların sonuna doğru ekonomik koşullar ağırlaşmış, dolar karşında TL önce Şubat 1978’de %38 ve ardından Eylül 1979’da %32 devalüe edilerek toplam %82 değer kaybına uğramıştır. Ülkemizin ekonomisine uluslararası emperyalist tekeller adına IMF tarafından müdahale edilmeye başlanmış, hak arama mücadelesi ise her gün onlarca kişinin hayatını yitirdiği faşist saldırılarla bastırılmaya çalışılmıştır.

Böyle bir ortamda, tüm emekçi halkımızla birlikte mühendis ve mimarlar da hızla yoksullaştırılmıştır. Artık devrimciler tarafından yönetilen TMMOB bu süreçte kendi doğal ve toplumsal görevini yapmak üzere harekete geçerek siyasal iktidara karşı bir hak arama mücadelesi başlatmıştır.

1979 yılında yapılan TMMOB Genel Kurulu ve ardından yapılan Danışma Kurulu toplantılarında alınan kararlar doğrultusunda önce 29 Haziran 1979’da 18 ildeki 134 işyerinde toplam 7500 mühendis ve mimarın işyerlerinde sorunları tartışmak üzere yarım günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirilmiştir. Bu eylemin ardından DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER ve TÜTED’in katılımıyla geliştirilen ortak çalışma sonucunda işyeri ve bölge toplantılarıyla çalışmalar sürdürülmüştür.

Bu gelişmelerin ardından Teoman Öztürk’ün başkanlığını yaptığı TMMOB, 19 Eylül 1979 tarihinde ülke çapında bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirilmesine karar vermiştir. Eylemin amacı TMMOB tarafından;

“Yaşamak, bilim ve tekniği emekçi halkının hizmetine sunmak isteyen Türkiye mühendis ve mimarları haklı isteklerini gerçekleştirmek için, bugüne dek, gerekli her şeyi yapmışlardır. Bugün haklı isteklerini gerçekleştirecek konum ve etkinliktedirler.
Türkiye mühendis ve mimarları gerek tek başlarına gerekse diğer çalışanlarla birlikte etkin bir mücadeleyi sürdürmeye kararlıdırlar ve bu yolda bugün her zamankinden daha da güçlüdürler.
Gerek diğer çalışanların da desteğini alarak sürdürdüğümüz iç çalışmalarımızın; mutlaka başarıya ulaşacağına inanıyoruz.
Haklarımızı elde etme yolunda verdiğimiz ve güçlendirerek vereceğimiz mücadeleler sırasında gelen ve gelecek olan baskı ve saldırıların bizleri yıldırmayacağı konusunda kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”
sözleriyle açıklanmıştır.

19 Eylül 1979 eylemi dönemin Ecevit hükümeti tarafından yasadışı ilan edilirken, eylem, 54 ildeki 736 işyerinde 100 bini aşkın mühendis ve mimarın iş bırakmasıyla, büyük bir başarıyla gerçekleştirilmiştir. Bu eylemin ardından kamuda çalışan birçok TMMOB üyesi ve yöneticisi kovuşturmaya uğramış ve işten el çektirilmiştir.

Bu büyük eylemin üzerinden bir yıl geçtikten sonra yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından ise, 19 Eylül eylemi nedeniyle başta TMMOB başkanı Teoman Öztürk olmak üzere TMMOB yöneticileri Anayasayı tebdil, tadil ve ilga suçunu işledikleri gerekçesiyle idamla yargılanmış ve yıllarca hapis yatmışlardır.
19 Eylül eylemiyle ilgili olarak o tarihte TMMOB başkanı Teoman Öztük tarafından bu eylem,

19 EYLÜL EYLEMİ, TÜM EMEKÇİLERİN VE ÖRGÜTLERİNİN FİİLİ BİRLİKTELİĞİNİN BİR SİMGESİDİR, GELECEĞE IŞIK TUTACAKTIR, MÜCADELEDE ÖNEMLİ BİR ADIMDIR.

sözleriyle anlatılmış olsa da, bu tarihten sonra geçen 29 yıl boyunca bu büyük eylem, bugüne kadar, TMMOB yöneticilerince bir daha hatırlanmamış ve gündeme getirilmemiştir. Bunda, 12 Eylül döneminin baskıcı koşulları kadar, bugün artık TMMOB’yi yeniden sistemin bürokratik bir kurumu haline getirmeye çalışan TMMOB yöneticilerinin 19 Eylül’ü hatırlamak ve hatırlatmak istememeleri de etkilidir.
Fakat devrimci, demokrat ve yurtsever mühendis, mimar ve plancılar elbette kendi örgütlerinin tarihine ve bu tarihin öğrettiği mücadele anlayışına sahip çıkacak ve TMMOB’yi yeniden emekten ve halktan yana bir mücadele örgütü haline dönüştüreceklerdir.

+ İVME Dergisi olarak TMMOB’nin mücadele tarihini unutturmayacağız ve TMMOB’yi yeniden toplumsal mücadelenin bir parçası yapma uğraşımızdan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz.

Sözlerimizi, TMMOB mücadele tarihinin en önemli günü olan 19 Eylül 1979 eylemiyle ilgili olarak, Başkanımız Teoman Öztürk’ün sözleriyle bitiriyoruz.

YAŞASIN 19 EYLÜL DİRENİŞİMİZ...
SELAM 19 EYLÜLÜ GERÇEKLEŞTİRENLERE...
SELAM GELECEK 19 EYLÜL’LERE...

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+ İVME

27 Eylül 2008 Cumartesi

Yola Çıkarken


Gündemi ne kadar hızlı değişen bir ülkede yaşıyoruz, öyle değil mi? Hayatın hızlı akışı içerisinde bazı gelişmeleri takip etmekte bile zorlanıyoruz. Zaten takip edebilsek bile çoğu konu 'bakmamız gereken şekilde' bizlere sunuluyor. Etkisi sınırlı olan birkaç namuslu insan ve yayının dışında, medya hakimiyetini elinde bulunduran yazılı ve görsel basın sahipleri çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre yazdırıyor, çizdiriyor, haber yaptırıyorlar.

Herkesin ülke ve halk çıkarları için hareket ettiğini söylediği ve birbirlerinden tamamen farklı yaklaşımlar sergilediği, düşünceler ortaya koyduğu bu kaos ortamı içerisinde gerçekten ülkemizin ve toplumun çıkarları neyi gerektiriyor sorusu tüm çıplaklığı ve yakıcılığıyla ortada duruyor.

İşte böyle bir ortamda hayatınıza yeni bir soluk katmak hedefi ve yanlış ile doğrunun adını koymak amacı ile 'İVME' dedik. Boşlukları doldurmak değil; mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı ve toplumsal konularda kafalarda oluşan soru işaretlerini kaldırmak ve yenilerini yaratmak iddiasındayız.

Sorunumuz; içi boşaltılmaya çalışılan mühendislik ve mimarlık kavramlarıyla...

Sorunumuz; eğitim sistemini bu hale getiren zihniyetle...

Sorunumuz; kime peşkeş çekildiğini bil(e)mediğimiz projelerle, ihalelerle...

Sorunumuz "Biz, sizler için en iyi olanı biliriz ve yaparız" diyenlerle...

Sorunumuz; bütün bunlardan kurtulmak adına hareket ettiğini söyleyip, buna uygun davranmayan kesimlerle...

Talebimiz; programlanmış robotlar değil, yaratıcı, üretken yurttaşlar yetiştirilmesidir. Tüketici bireyler ve toplum haline getirilmenin karşısında durup üretmeye yönelmektir. Özgür, bilimsel ve halktan yana bir akademik ortamın oluşturulmasıdır
Yöntemimiz; farklı düşüncelere yer verme ve kolektif bir çalışma ile doğrulara ulaşmayı kapsıyor. "Halktan yana teknik elamanlar ve vatanını seven yurttaşlar olarak hangi konuyu inceleyelim?" ; "Masaya yatırdığımız dosya konuları hakkında kimler neler söylüyor?"; "Bunların gerçeklikle bağdaşan ve bağdaşmayan yanları neler?"; "Söylenenler hayatın içinde nasıl hayat bulacak, bulabilir?" cevabını sürekli aradığımız sorular olacak.

Tüm bunlar ışığında
+İVME, TMMOB bünyesindeki meslek disiplinlerini kapsayan, henüz mesleğe adım atmamış üniversite öğrencilerinden öğretim üyelerine kadar tüm teknik elemanların ekonomik, demokratik, akademik, mesleki, toplumsal konularda düşüncelerine yer vermek, sesi olmak hedefiyle çıkıyor.

+İVME, Oda yönetimlerinin bürokratik yapısından bağımsız olacak; Mühendis, Mimar, Şehir Planlamacılarının yakıcı sorunlarını dünya ve ülkemiz sorunlarına bağlantılı olarak ele alacaktır. Sorunları tartışırken, ne dediğini, neyi savunduğunu çok açık ve net olarak ortaya koyacaktır.

+İVME, yanlış düşünce ve tavırlara karşı adını koyarak eleştiri de yapacaktır. Kendi yanlışları olursa özeleştiri vermekten de kaçınmayacaktır.

+İVME, ülke, toplum, meslek ve meslektaş çıkarları temelinde, Mühendis, Mimar ve Şehir Planlamacıların birliğinin ödünsüz savunucusu olacaktır.

+İVME, yayın politikası ile Mühendis, Mimar ve Şehir Planlamacıların politikleşmesine, örgütlenmesine de katkı sağlayacak ve bu alandaki eksikliğin giderilmesi ihtiyacına da destek olacaktır.

+İVME, üç aylık periyotla başlıyor yayın hayatına. Her sayı bir dosyayı tartıştıracaktır. Bunun yanında teorik yazılar ve tartışmalar da yer alacaktır.

Evet, insan veya doğa olayları ile başımıza gelenlerin "kader" olarak görüldüğü, öğrenim görenlerin, mesleklerini icra edenlerin ve eğitmenlerin doğal birlikteliklerine rağmen yalnızlaştırıldıkları bir zamanda çıkarıyoruz "İVME"yi.

Farklı disiplinlerden pek çok teknik elamanın kolektif üretimiyle ortaya çıkan dergimizin çıkışına, akılcı bilim, objektif bir bakış açısı, mesleki etik sahibi ve toplumsal çıkarlarını savunan öğrencisinden profesörüne tüm mühendis ve mimarları destek olmaya davet ediyoruz.

+İVME' nin yayın hayatına başlama zevkini ve çilesini paylaşanlara, yaşaması için katkı koyanlara ve okurlarımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.

İvme Dergisi Sayılar

















Sayı 1

Yetkin Mühendislik

Sayı 1: Yetkin Mühendislik
Sayı 2

Enerji

Sayı 2: Enerji
Sayı 3

Teknik Eğitim

Sayı 3: Teknik Eğitim
Sayı 4

Kentsel Dönüşüm

Sayı 4: Kentsel Dönüşüm
Özel Sayı 3

Kentsel Dönüşüm

Özel Sayı 3: Kentsel Dönüşüm
Özel Sayı 4

Yetkin Mühendislik

Özel Sayı 4: Yetkin Mühendislik
Sayı 5

TMMOB

Sayı 5: TMMOB